Site Üyeliği      Yeni Üyelik   |   Şifremi Unuttum
Dil seçiniz
Dil seçenekleri ile ilgili çalışma devam etmektedir.

Konya
Tanıtım Portalı

GÖNÜLLÜLERİMİZ

Gönüllülerimiz
Arasına katılın!
Siz de gönüllülerimizden biri olup, ülke tanıtımına katkıda bulunabilirsiniz.
YORUMLARINIZ

Kent Hakkında Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın!
Yorumlarınızı sitemizden bizlerle paylaşabilirsiniz.
E-DAVETİYE

E-Davetiye
Gönderin!
Dünyanın her köşesine e-davetiye göndererek şehrinizi tanıtabilirsiniz.
Sitemizi Tavsiye Edin, Paylaşın

Konya şehri tanıtım portalı

Konya ile ilgili aradığınız bir çok bilgiyi bu tanıtım portalında bulabilirsiniz. Konya otelleri, Konya turizm aktiviteleri, Konya hakkında güncel haberler,Konya fotoğrafları, Konya yemekleri, Konya şehrindeki kültürel etkinlikleri ve Konya şehrindeki ilçeler hakkında doğru bilgiye bu tanıtım portalından ulaşabilirsiniz.
 
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
Telkari taş işçiliğinin en güzel örneklerinin Midyat’ta bulunduğunu ve kentte hala birkaç telkari ustası olduğunu
Rehberlik | Konya Rehberleri

ali-ra
Mevlana’nın Şehri Konya…

 

Bu gün; Mevlana gibi yetiştirdiği İslam büyükleri ile gönülleri fetheden, mıknatıs gibi dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çeken Konya’ya yolculuğumuz…

M.Ö. 7000'li yıllardan itibaren, insanlık tarihinin en eski ve kıymetli eserlerini bağrında taşıyan gönül diyarına…

Tarihi ipek yolunun ticaret ve konaklama merkezine,

Adeta bir müze şehir görümündeki Konya’ya varıyoruz…

Önce, adı Konya ile özdeşleşmiş;  

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

“İster kafir, ister Mecusi,

İster puta tapan ol yine gel,

Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...”

Diyen, yüzyıllardır tüm insanlığı davet eden yüce Mevlana’nın kutsal çağrısına uyuyoruz…

O’nu daha yakından tanımaya, yaşadığı yerlerde O’nu hissetmeye çalışıyoruz…

30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğuyor yüce Mevlâna…

Babası, sağlığında "Bilginlerin Sultanı" unvanını alan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled, Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun...

Bilginler Sultanı, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat ediyor. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçiliyor, Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnediliyor...

Bilginler Sultanı ölünce talebeleri ve müritleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplanıyor...

Mevlâna babasının tek varisi olarak görülüyor…

Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini oluyor, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyor, medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyor...

Yüce Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşıyor. Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görüyor. Ancak beraberlikleri uzun sürmüyor. Şems aniden ölüyor. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekiliyor…

Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalışıyorlar...

Tüm yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetliyor Yüce Mevlana…

 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuşuyor...

Ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyor...

O ölümü;  sevdiğine, yani Allah'ına kavuşma olarak görüyor…

 Ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyor…

Dostlarına ölümünün ardından ağlamayın diyerek vasiyet ediyor...

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir" diyor…

Bambaşka duygularla doluyoruz…

Baştan aşağı gönül oluyoruz…

Rehberimizin anlattıklarını dinlemeye çalışıyoruz müzeyi gezerken, hem geziyor, hem bu kutsal mekanı yaşıyoruz…

Mevlâna Müzesi’nin bulunduğu yer Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesi iken, Konya’ya gelen Mevlâna’nın babasına Selçuklu Sultanı I.Alaaddin Keykubat tarafından hediye edilmiş...

Mevlâna Türbesi’nin bulunduğu yerin üzeri kutupların kubbeleri anlamında “Kıbâb’ül-Aktâb” denilen yeşil kubbe ile örtülü...

Mevlâna’nın Türbesi ve Mevlevi Dergâhı külliyenin batısını, derviş hücreleri diğer üç yönünü çevirmiş. Müzeye batıda meydana açılan Dervişhan Kapısı’ndan giriliyor. Türbe kapısından Tilavet Odası’na (Hat Dairesi) geçiliyor. Bu odada Osmanlı hattatlarından Rakım Mahmud Celaleddin İzzet, Hulusi, Hamit ve Yesarizade Mustafa İzzet Efendi gibi hattatların yanı sıra, Sultan II.Mahmut’un altın kabartmalı  levhaları dikkatimizi çekiyor.

Tilavet Odası’ndan Huzur-ı Pir’e gümüş bir kapıdan giriliyor... Gümüş kapı iki kanatlı ve ceviz ağacından yapılmış, gümüş levhalarla üzeri kaplanmış... Bu kapının üzerindeki kitabeden de anlaşılacağı gibi Sokulu Mehmet Paşa’nın oğlu Hasan Paşa tarafından 1597 yılında yaptırılmış ve türbeye hediye edilmiş. Müzenin bu bölümünde iki vitrin içerisinde Mevlâna’nın ünlü eserlerinden Mesnevi ile Divan-ı Kebir’in eski nüshaları sergilenmiş...

Üzeri üç kubbe ile örtülü olan bu salonun sağ tarafında yüksek bir kısımda 65 mezar bulunuyor. Bu mezarlardan 55’i Mevlâna’nın soyundan gelen erkek ve kadınlara, 10 tanesi de Mevlevi büyüklerine ait. Yeşil kubbenin tam altına rastlayan bölümde Mevlâna ve oğlu Sultan Veled için Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırmış olduğu gök mavisi renginde mermer sandukayı görüyoruz. Bu sandukayı Sultan II. Abdülhamid 1894 yılında buraya hediye etmiş, üzeri de altın sırma tellerle Besmele ve Ayetlerin işlendiği kuşide ile örtülmüş...

Mevlâna’nın sandukasının ayakucunda bu mermer sanduka yapılıncaya kadar Mevlâna’nın üzerinde duran, şimdi ise babası Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled’in üzerine konulan ceviz sanduka bulunuyormuş. Selçuklu ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilen bu sanduka üzerinde Ayetler ve Mesnevi’den seçilmiş beyitler oyma tekniği ile işlenmiş... Sandukanın, Mimar Selimoğlu Abdülvahid tarafından planının çizilmiş, Konyalı Genakoğlu Hüsameddin Muhammed tarafından yapılmış...

Mevlana’ya doyamıyoruz, biliyoruz ki burada yaşadıklarımız sır olarak kalacak, paylaşamıyoruz…

 

Gezimize devam ediyor, Alaaddin Tepesi’ ne çıkıyoruz…

Burası doğal bir tepe değil, aslında bir Höyük…

Binyıllar boyunca aynı yere üst üste kurulmuş uygarlıklar sonucunda, kalıntılar tabaka tabaka yüzeyi yükselterek oluşan bir tepe… Ne kadar ilginç ve gizemli değil mi?

Burada yerleşim; 10.000 yıl önce, Neolitik Çağ’da başlamış… O zamanlar kerpiçten yapılmış, derme çatma tek odalı yapılar yapılmış, zamanla bu yapılar yıkılıp üstüne farklı farklı yerleşim şekilleri yapılmış. Örneğin burada daha önce Romalılar zamanında bir anfi tiyatro ve çeşitli şehir binaları varmış. Sonra bu yapılar Selçuklular zamanında yıkılıp saray yaptırılmış, Konya Kalesi’nin bir bölümü yapılmış. Sonra Osmanlılar başka yapılar eklemiş. Türkiye Cumhuriyeti döneminde de son halini almış bu tepe… Farklı medeniyetlerin, bu medeniyetlere ait yapıların üst üste inşa edilmesiyle zamanla yükselen tepeyi izlerken, altındaki medeniyetleri düşlüyoruz...

Şimdide saklı kent Kilistra’ya geçiyoruz…

Roma devrinde Hıristiyanlığı kabul etmiş Lystra halkı, Paganist (putperest) kitlelerin ve yağmacıların yoğun saldırılarına dayanamayarak kendilerine, saklanmaya elverişli dağlık kesimler seçmişler...

Kilista’da bu saklı kentlerden biri…

Volkanik tüf kayaların oluşturduğu peri bacalarını andıran kaya oluşumu köyün yer aldığı vadi boyunca devam ediyor. Vadi adeta bir taş ormanını andıran, panaromik görüntülerle dolu…

Burada yeşilin her tonunu, dört mevsim görmek mümkünmüş. Dişbudak, alıç, ahlat, yaban eriği (Yonuz eriği) iğde ve kuşburnu ile yoğun meşe ormanları, ceviz, badem vb. meyve ağaçları izlemeye doyulmayacak, muhteşem bir manzara oluşturuyor…

Bu gün bir köy olan Kilistra’da bulunan kaya mezarları Friglerin kullandığı kaya mezarlarını andırıyor. Kazı çalışmalarında bulunan ve bir krala ait olduğu sanılar kişisel eşyalar; oradaki insanların ölüm sonrası hayata inandıklarını kanıtlıyor.

Kaya mezarların hakim noktalara, tepelere yapılmış olması, ölen ruhların geride kalanları izledikleri, gördükleri anlayışına dayalı bir inancın var olduğunu gösteriyor. Kilistra’nın etrafında bulunan ve hala açılmamış olan höyüklerin de Friglerin krallarına ait olduğu sanılıyor. Çünkü Frigler soylu ölülerini höyüklere gömüyormuş, Höyüklerin derinlikleri ise içindeki ölünün önemine, mevkisine göre belirleniyormuş... 

Kilistra’nın yaklaşık 4 km batısında bulunan “Alısumas” dağı da bir çok harabeyi bünyesinde barındıran ve keşfedilmeyi bekleyen bir hazine gibi... Oldukça dik yamaçları olan bu dağın tepesinde bir şehir harabesi bulunuyor. Ne yazık ki harabenin bu gün sadece giriş kapısı ayakta kalabilmiş.

Bu harabenin etrafı bir surla çevrili... Duvarların kalınlığının 1 metreden fazla olması kale kapısı görünümündeki giriş kapısının 2.5 m genişliğe ve bir o kadar da yüksekliğe sahip olması burada yaşayan medeniyetin oldukça güçlü olduğu ve yine kendisi gibi güçlü bir düşmanla karşı karşıya olduğu tezini güçlendiriyor. Harabede bulunan büyük ve gösterişli sütunlar, anlatılan “Kırk Kulplu Kazan” efsanesi burada yaşayan halkın varlıklı olduğunu gösteriyor…

 “Sarı kız” efsanesi de hala yaşayan ve köklerini çok eski inanışlardan aldığı düşünülen bir mitos... Kilistra ve çevresinde bulunan su sarnıçları yakın döneme kadar köy sakinlerinin su ihtiyacını karşılamaktaymış. İşte bir efsane olarak yaşadığı düşünülen “Sarı kız” da burada yaşayan Sarı saçlı çok güzel bir kızmış. “Sarı kız”ın su ile bağdaştırılması, güzelliğinin anlatılması, bu mitosun güzellik tanrıçası olan ve sudan, suyun köpüğünden ortaya çıkan Afrodit’le aynı kadın olduğunu ispatlıyormuş…

Efsanevi Saklıkent’ten ayrılıyoruz, gün batımını Beyşehir’ de yaşıyoruz…

Gün batarken güneş soyunup, masmavi gölde yıkanıyor…

Karşımızda Anamas Ormanlarında yangın çıkmış, gölü tutuşturmuş da göl yanıyor sanıyoruz…

Göl suları kızılın tonlarıyla rengarenk, ışıl ışıl parlıyor...

Beyşehir Gölü Grubu, renk ve batış süresi bakımından dünyada birinci derecede gruplardan kabul edilmiş…

Bizde yaşayarak kabul ediyoruz…

Güneşin doğarken göle gülümsediği, batarken de hüzünlendiği söyleniyor…

Doğarken de, batarken de gülümsüyor, her halini bambaşka güzel ve ihtişamlı buluyoruz…

10 bin yıllık bir kültür mirasına sahip olan, Selçuklular döneminin ikinci başkenti Beyşehir, Anadolu Beylikleri döneminde Eşrefoğulları, Hamitoğulları ve Karamanoğulları Beylikleri dönemlerine damgasını vurmuş ve yaşadığı her devrin izlerini yansıtan tarihi eserleriyle günümüzün en büyük açık hava müzesi olduğunu öğreniyoruz…

Bir zamanlar;  “İçilebilir kalitede tatlı su kaynağı olan dünyadaki ender göllerden biri” olduğu söyleniyor. Tabi bu içinde 9 çeşit balığın cirit attığı, yüzlerce hatta binlerce tekne veya kayığın yağını, yakıt artıklarını göle boşaltmadığı, Kızkalesi’nde 210 çeşit kuşun barındığı dönemler olsa gerek…

Bugün su seviyesi bazı yıllarda çok tehlikeli seviyelere düşmüş, aşırı otlanma ve yosunlanma meydana gelmiş, çok çeşitli nedenlerle oldukça kirlenmiş, aşırı avlanma neticesi kapasitesi çok düşmüş, ancak bütün bu olumsuzluklara direnen; herkesin, bir şeyler aldığı, fakat karşılığında hiçbir şey veremediği muhteşem bir göl…

Rehberimizden tarihçesiyle ilgili bilgiler alıyoruz…

Milattan önce yaklaşık 2000 yılında Anadolu’da bulunan yerel Hatti Beyliklerinin zaman içerisinde arasına karışan, kendilerine Hattililer diyen Hititler, yaklaşık 400 yıl Anadolu’da hüküm sürmüş bir uygarlıktır. Hititler başkentler Hattuşaş olarak bir süre hüküm sürdükten sonra saldırılara ve yağmalara yenik düşüp küçülmek ve başkentini başka bir yere taşımak zorunda kalmışlar. Bir süre bu yeni başkentte yaşadıktan sonra tekrar Hattuşaş’ı fethetmişler ve başkentlerini oraya geri taşımışlar. Peki bu kısa süreli başkent Beyşehir miydi?

Bu duraklama dönemindeki yeni başkentlerinin neresi olduğu konusunda ele geçmiş bir bilgi yok henüz. Tek bilinen, bu yeni başkentin aşağı topraklarda bir yerde ( Anadolu’nun güneyinde ) olduğudur. Bize bu başkentin Beyşehir olduğunu düşündüren bulgular Eflatunpınarve Fasıllaranıtlarında gizlidir. Bu anıtlar Hititler döneminde inşa edilmiş. Fakat şöyle bir gerçek var, bu gibi anıtlar o dönemde sadece başkentlerde bulunabilecek büyüklükte ve güzellikte anıtlardır. Yine bu anıtlar, yarım kalmış anıtlardır. Yani Hititler burayı başkent olarak seçmiş ve burada gerekli anıtları inşa etmeye başlamış, o sırada eski başkent Hattuşaş’ı geri alınca da tüm görkemli yapıları yarım bırakıp Hattuşaş’a taşınmış olabilirler. Bu fikre destek başka bir konu da Hitit Krallarından biri olan Şuppiluliuma’ dır. Bu kral Hititler’ in geçici başkenti döneminden sonra yaşamış bir kraldır. Ve ne tesadüftür ki bu kralın ismi “saf su kaynaklarından gelen kişi” anlamına gelmektedir. O dönemde saf su kaynakları bulunan tek yer Beyşehir Gölü‘ dür.

Sonuç olarak, gerek Beyşehir’in Anadolu’nun güneyinde yer alması, gerek Beyşehir civarındaki başkentlere yakışır anıtsal yapılar, gerekse Hitit Krallarından birinin isminin Beyşehir Gölü’nü sembolize ediyor olma ihtimali, Beyşehir’in Hititler’e bir dönem başkentlik yapmış olma ihtimalini güçlendiriyor.

Yine bir efsane yaşamak istiyoruz…

İplikçi Camii’ni ziyaret ediyoruz…

Camiyi inşa ettiren kişi, inşaat sırasında hiçbir şekilde yardım kabul edilmemesini söylemiş. Camiyi tamamen kendi imkanlarıyla yaptırıp kendi ismini vermek istemiş. Camiye gelen tüm yardımlar reddedilmiş. O sırada örgü işler yapıp satan yaşlı bir teyze “camiye benim de katkım olsun” diyerek yardım etmek istemiş; onu da reddetmişler. O da artan iplerini küçük küçük kırpıp gizlice inşaatın harcına karıştırmış. İnşaatçılar bunu fark ettiğinde iş işten geçmiş. Camiyi yaptıran kişiye bu durum anlatıldığında; kendini o kadına borçlu hissetmiş ve “iyi madem, o zaman o kadını bulun, ismini öğrenin, onun ismini verelim camiye” demiş. Aramışlar taramışlar, kadını bulamamışlar. Bulamayınca da onun adını temsilen caminin ismini İplikçi Cami koymuşlar…

Diğerleri gibi bu efsane de ne kadar doğrudur bilemeyiz, inanır, kabulleniriz…

Konya’nın merkezindekiler hariç 28 tane ilçesi vardır. Aralarından bir tanesi var ki, gerçekten diğerlerine hiç benzemez... Sinema salonu var, modern cafeleri var, festivalleri var, modern insanları var. Hatta bir de müzesi var…

Evet bu ilçe Akşehir... Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürüyoruz… Akşehir Müzesi‘ ne giriyoruz. Atatürk’ün Akşehir’de konakladığı evi müzeye çevirmişler. İçerisinde Atatürk’ün o dönemlerde o evde konaklarken giydiği kıyafetler, kullandığı eşyalar, yazdığı yazılar sergileniyor. Akşehir’e ait, Akşehirlilere ait eski evraklar ve fotoğrafları izlemeye doyamıyoruz…

Bir akarsu geçiyor Akşehir’in içinden… Suyu çok fazla akmasa da dere yatağının temizliğine çok önem göstermişler. Ayrıca nehir kenarında güzel de bir park var. Bu parkta Nasreddin Hoca’nın heykellerini seyre dalıyoruz. Çoğu eğlendirici ve eğitici fıkrarlarının temsil edildiği heykelciklere bayılıyoruz... Türk sinemasına ve edebiyatına damgasını vurmuş komedyenler ve oyuncuların büstlerine hayran oluyoruz…

Öyle muhteşem bir şehir ki Konya, anlatmakla bitmez diye düşünüyoruz…

Gez dünyayı, GÖR KONYA’ yı  diyoruz…