Site Üyeliği      Yeni Üyelik   |   Şifremi Unuttum
Dil seçiniz
Dil seçenekleri ile ilgili çalışma devam etmektedir.

İzmir
Tanıtım Portalı

GÖNÜLLÜLERİMİZ

Gönüllülerimiz
Arasına katılın!
Siz de gönüllülerimizden biri olup, ülke tanıtımına katkıda bulunabilirsiniz.
YORUMLARINIZ

Kent Hakkında Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın!
Yorumlarınızı sitemizden bizlerle paylaşabilirsiniz.
E-DAVETİYE

E-Davetiye
Gönderin!
Dünyanın her köşesine e-davetiye göndererek şehrinizi tanıtabilirsiniz.
Sitemizi Tavsiye Edin, Paylaşın

İzmir şehri tanıtım portalı

İzmir ile ilgili aradığınız bir çok bilgiyi bu tanıtım portalında bulabilirsiniz. İzmir otelleri, İzmir turizm aktiviteleri, İzmir hakkında güncel haberler,İzmir fotoğrafları, İzmir yemekleri, İzmir şehrindeki kültürel etkinlikleri ve İzmir şehrindeki ilçeler hakkında doğru bilgiye bu tanıtım portalından ulaşabilirsiniz.
 
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
İstanbul’a tarih boyunca 150 den fazla isim verildiğini
Rehberlik | Izmir Rehberleri
Konak 1

 

İZMİR'İN KONAK İLÇESİ'NİN ANTİK ÇAĞ HAZİNELERİ
 
İYONYA'NIN KRALİÇESİ :''Smyrna''
 
Hitit Devleti'nin çöküşüne ve Troya'nın yıkılışına rastlayan M.Ö.1200 yıllarında, İzmir kenti yepyeni bir uygarlık değişimine sahne oldu. Hellenistan'dan göç eden Aiol denilen kavim, bölgeye gelerek yerleşti. Biga Yarımadası'ndan İzmir'in kuzeyine kadar olan bölgedeki bu yerleşme sonucunda (Aiolya=Eolya) denilen bir uygarlık fışkırdı.
Özellikle İllirya'dan gelerek saldıran Dorlar'ın Hellen topraklarını istilası sonucunda, Batı Anadolu'ya göç eden Grek kökenli diyebileceğimiz topluluklar ikiye ayrılmışlardır:
Biga Yarımadası'ndan İzmir'in Kuzeyi'ne kadar olan yerlere 'Aiollar '(veya Eoller) yerleşiyor ve bu bölgeye ''Aiolya'' (Eolya) ismi veriliyordu. 
İzmir'den Büyük Menderes'e kadar olan yörede ise ''İyonlar'' yer alıyor ve bu bölgeye de ''İyonya'' deniliyordu. 
İzmir M.Ö.1102-1050 yıllarında Aiol, M.Ö.800 yıllarında Kolophan'dan gelen İyonların egemenliğine girmişti. İşte bundan sonraki 7.ve 8. Yüzyıllar İzmir'in en parlak ve görkemli bir dönemini oluşturmuştur.Homeros'un İzmir'de yaşadığı yıllar bu döneme rastlar.Tarihçi Pausanias 23. Olimpiyatlarda yumruk güreşinde (Boks) birinci gelen İzmirli Onomastos'tan söz ederken, İzmir'in daha o yıllarda İyonya Federasyonu'na girmiş olduğunu bildirir. Bu da 688 yıllarına isabet etmektedir.''İyonya Federasyonu'' çeşitli kent devletçiklerinin bir araya gelerek oluşturduğu birer siyasal ve dini birliktir.12 kentin oluşturduğu bu birliğe daha sonra İzmir de dahil edildi.Bu birliğe bağlı kentleri şöyledir:Phokaia(Foça), Ephesos(Efes), Miletos(Milet),Kolophon, Teos, Klazomenai(Klizman), Erythrai(Ildır), Priene, Chios(Sakız), Sisam(Samos), Myus ve İzmir(Smyrna)...
Bu kentler içinde en zengini ve mutlusu, giderek İzmir olmuştur. Uzak Asya'ya uzanan İpek Yolu'nun denize açıldığı yerdeki İzmir, bölge ticaretini ve kültürel yaşamını elinde tutuyordu. Asya Ana Tanrıça Tapınma Ayini'ni ve Apaturia Festivalleri'ni düzenleme hakkı İzmir'indi. Delos Adası'nda yapılan Geleneksel Apollon Törenleri'nde İzmir'e delegasyon imtiyazı verildi.Antikçağın birçok yazarı, o dönemdeki Smyrna'nın baş döndürücü güzelliğini anlata anlata bitiremezler.Homeros'un bu dönemde İzmir'de yetişmesi bir tesadüf değildir.
 
İzmir'in büyük hemşehrisi homeros...
İlyada ve Odysseia isimli efsanevi yapıtları günümüze kadar ulaşmış olan tarihin ilk ve en büyük şairi Homeros, İzmir'de doğmuştu. İ.Ö.750-700 yılları arasında yaşadığı ileri sürülen Homeros kadar gelmiş geçmiş tüm dünya halklarını etkilemiş bir başka ozan daha yoktur.
Homeros'a yedi kent sahip çıkarak, kendi hemşehrileri olduğunu iddia etmişlerdir.Bu kentler içindeki Salamis, Argos, Atina ve Rodos'ta Homeros'un yaşadığını ileri sürmek bilim dışıdır. Çünkü Homeros, destanlarını bir Anadolu lehçesi olan İyonca-Aiolca karışımı bir uslupla söylemiştir.İyonya ile Aiolya'nın sınır kenti İzmir'dir. Bu sözlü şiirler daha sonra yazıya geçirilmiştir. Ayrıca o çağlarda bu eserleri Yunanistan'da değil yazacak, okuyacak ve anlayacak bir kültür düzeyinin bulunabilmesi imkansızdır. Homeros'tan ancak 200 yıl sonra örneğin bir Solon, alışveriş için geldiği Anadolu'da okuma yazma öğrenebilmiştir. Homeros'un Sakızlı olduğunu gösterecek en ufak bir işaret ve belge de yoktur. (Yalnızca Homeros'un Sakız'a sürgün gittiğine dair söylentiler vardır; bu bağlamda adada Homeros Kayalıkları diye isimlendirilen bir yer bulunmaktadır.) Geriye Kolophon (Değirmendere) ve Smyrna(İzmir) kalmaktadır.Homeros'un en ünlü lakabı ''Melesigenes'', yani ''Meles Çayı'nın Çocuğu'' dur. Meles Çayı da İzmir'de olduğu için, Homeros'un baskın biçimde İzmirli olduğu iddiası ağırlık kazanmaktadır. Tarafsız bilim adamları da bunu açıkça belirtmişlerdir.Homeros'un baş yapıtı ''İlyada Destanı'', Greklerde Anadolu Troya Halkı arasında 10 yıl süren savaşların son kırk günlük bölümünü içerir. Yaklaşık 16.000 mısradan oluşmuştur. Yurt sevgisi ile tutuşan Homeros, bu destanında açık ve net olarak Troyalıları tutmuş, Yunanlı önder ve savaşçıları gaddar ve saldırgan olarak göstermiştir. Onun Anadolulu olduğunu gösteren en büyük delilde budur. Homeros'un ikinci yapıtı ''Odysseia'' Destanı ise, Troya savaşlarından on sene sonraki dönemi anlatır. Bu destanında, ''Odysseia'' isimli bir savaşçının yurduna dönmek için gösterdiği çaba işlenir. Yaklaşık 12.000 mısradır.Anadolu uygarlıklarının en eski tarih ve kültür kaynakları olan ''İlyada'' ve ''Odysseia'' Destanları, dünya edebiyatının en çarpıcı metinleri olarak günümüz yaşamında etkisini tüm şiirselliği ile sürdürmektedir.
 
Homeros'un Lir Çaldığı Meles Çayı
Aristotales, Homeros'un doğumunu şöyle anlatır:''Anadolu'ya İyon göçleri sırasında İos Adası'nın bir kızı olan Kriteis, bir ilah tarafından hamile kalır. Bu kadın Egina'ya kaçarsa da korsanlar, kadını İzmir'de Lidya Kralı Maion'a sunarlar. Kral, kadına aşık olur ve onunla velenir. Bir süre sonra Kriteis, Meles Çayı kenarında Homeros'u doğurur ve akabinde ölür. Maion bu kendinden olmayan çocuğu büyütür ve ona doğduğu yeri vurgulayan ''Melessigenes'' (Meles'in Çocuğu) ismini verir.''Antikçağın çeşitli yazarları Homeros'un yaşantısı hakkında farklı sözler söylemelerine karşın birleştikleri iki önemli konu vardır:Kör olan Homeros, İzmir doğumludur ve bu şair Meles Çayı'nın kıyısında şiirlerini söylemiş, çayın denize kavuşmak için kıvrıla fışkıra ilerlediği yörelerde lir çalarak destanlar şakımıştır.Eski yazarlar, sözü geçen Meles Çayı'nın günümüzdeki Halkapınar Çayı olduğu konusunda birleşmişlerdir. Ancak, modern çağın yazarları,tarihçileri ve arkeologları,Meles Çayı'nın Kemer Çayı olduğu konusunda bir eğilime sahiptirler.Yaşamını İzmir'de geçiren, Roma döneminin ünlü söylevcisi Aristides, bakın Meles Çayı'nı nasıl anlatıyor:''Deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, kentin kapıları önünde kolunu uzatır. Kaynadığı yer, denize doğru suları akan bir hamamdır(Diyana Hamamları). Meles, mağaraların, evlerin ve ağaçlık korulukların arasından geçip gider. Meles çağıldamaz, bunun dalgaları sessiz ve usulca denize kavuşur. Bazen, denizin dalgaları köpürünce Meles'in dalgaları geri bile çekilir. Meles'in her tarafı balıkla doludur. Yaz, kış aynı seviyededir. Ne kurur ne de kükrer. Meles, serseri değildir, yatağını terk etmez. Çünkü İzmir'in aşığıdır. O'nun amacı, şehri öpe koklaya, yavaş yavaş sevişerek, denize ulaşmaktır.''
 
İzmir'in Lidyalılar'ca Tarihi
İzmir, M.Ö. 600 yıllarında Lidyalılar'ın hücumuna uğradı. Frigya Devleti'nin nüfuzunun kırılması üzerine Batı Anadolu'da güçlenen Lidyalılar, devamlı olarak sahil kentlerini ele geçirmeye uğraşıyorlardı. Bu bölgede egemenlik kurmak isteyen Kimiri ve Asur yanlısı kavimlerde İyon kentlerini huzursuz ediyordu. M.Ö. 652-615 yılları arasında Batı Anadolu siyasi bakımından karmakarışıktı. Lidya-Asur-İyon İttifakı'nın Kimiriler'i, yenmesi yeni bir dönem başlattı. Bu kez güçlenen, Lidya, İyon devletlerini ele geçirmek istiyordu. İzmir, Lidya Kralı Alyettes tarafından kanlı bir şekilde zapt edildi.(M.Ö. 600). Kent baştan başa tahrip edildi. Bayraklı kazılarından ortaya çıkan yanmış kalıntılar, bu dönemde kentin yakıldığını ortaya koymaktadır. Katliam devam ederken, İzmirliler çevreye kaçtılar. Böylece, İzmir civarında Bornova, Naldöken, Hacılar, Pınarbaşı, Narlıdere, Altındağ ve Buca gibi köyler kurulmuştur. Bu dönemde bağımsızlıktan yoksun İzmirliler vatan hasreti çekerek, tutsak yaşamlarına devam ettiler. Bölgenin ticari ve kültürel üstünlüğü Foça'nın eline geçti. 30 yıl kadar sonra, bazı İzmirliler, kente döndüler ve 25 yıl kadar yıkık dökük İzmir'de yaşadılar. Ancak, bu kez de Pers istilası başladı.İzmirliler, yine çevreye dağılacaklar ve ancak 50 sene sonra geri döneceklerdir.İzmir M.Ö.546-334 yıllarını acımasız Pers zulmü altında geçirdi. Bu dönemde İyonyalılar bazen Perslere karşı direndiler, bazen de Pers orduları saflarında Hellenistan'a karşı savaşa zorlandılar. Vahşi bir tarihsel süreci yaşayan İzmirliler, gittikçe fakirleşen kentleri için inim inim inlediler. İzmir,yeniden kuruluşunu, Perslere karşı büyük bir sefer başlatan ''Makedonyalı Büyük İskender'' isimli bir fatihe borçlu olacaktır.
 
Büyük İskender, Kadifekale'de
Önemli bir uygarlık tarihi araştırmacısı olan Prof. Dr. Server Tanilli,''Büyük İskender Gerçeği''ni şöyle açıklar:''İsa'dan önce 336-323 yılları arasında bir dünya imparatorluğu kuran, Batı ile Doğu'yu devleti içinde birleştirmeyi amaçlayan ve ''Helenistik Uygarlık'' diye bir dönemi yaratan Makedonyalı Büyük İskender, antik çağın en ünlü kişilerinden biridir. Ege Denizi'nden İndus Havzası'na, Libya Çölü'nden Hazer Denizi'ne kadar yayılan geniş imparatorluğu ile, bütün fetihlerini gerçekleştirdiği zamanın kısalığı, çağdaşlarının belleğinde silinmez bir iz bıraktı ve yığınla efsanenin kahramanı durumuna getirdi onu. ''(Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası-İnsanlık Tarihine Giriş-İlk çağ, 371-1984, İstanbul)
İskender, Makedonyo dağlarından yola çıkıp bilinen tüm kıtalara yayılmayı amaçlayan büyük bir fatihti. İşte Anadolu'ya da, bu yüzden muazzam ordularıyla birlikte gelmişti. İzmir'in ikinci kez kurulması bu öykü içinde yer alır. Tıpkı İskender'in ismini taşıyan nice kentler gibi(İskenderiye, İskenderun),İzmir de bu dönemden sonra İskender'in mührünü taşımaya başlayacaktır. Efsanelere karışmış olan İzmir'in ikinci kuruluş öyküsü şöyledir:İsa'dan önce 334 yılında Sardeis'ten (Sart) İzmir'e gelen Büyük İskender, o zaman ormanla kaplı ''Pagos Tepesi'' denilen Kadifekale'de Nemesis Kutsal Alanı'nda (İzmirliler çifte Nemesis'i yani ikili su perisini kutsal sayarlardı) avlanırken, bir ara ulu bir çınarın (bazı kaynaklarda palmiye diye geçer, örneğin George Bean) altında uykuya daldı. Rüyasında gördüğü iki Nemesis, İskender'den yepyeni bir İzmir kentini uyuduğu tepenin eteklerinde kurmasını isterler. Uykusundan uyanan İskender, Klaros'un (Ahmetbeyli) Apollon Kahini'ne gördüğü rüyayı anlatarak, fikrini sorar. Kahin rüyayı tek bir cümlede yorumladı. İskender, generalleri Antigonos ve Lysimakhos'a yeni kenti kurmaları için emir verdi. İnşaatlara Antigonos başladı, kenti bitiren ise, Lysimakhos oldu. Nemesis adında Kadifekale'de bir tapınak yapıldı. Kadifekale'nin tarih içinde pek mutlu olabildiği söylenemez. Çünkü kale, tam on kez yıkılıp yeni baştan yapılmıştır.
 
İkisi zelzeleden olmak üzere, İskender, Çaka Bey, 1.Murat, Timur, Cüneyt Bey, Rodos Şövalyeleri, Çelebi Mehmet ve 2.Murat, önce bu kale'yi yerle bir edip sonra yaptılar. Büyük İskender'in emri ile yer değiştiren İzmir kenti, M.Ö.4. Yüzyılın sonlarında Kadifekale yamaçlarına nakledilmişti. İskender'in ünlü Generali Lysimakhos'un kurduğu kent, Kadifekale'yi ''İçkale/Akropol'' kabul ediyor ve cephenin batı yamaçlarını kaplıyordu. Kadifekale'nin kuzey ve batıya bakan köşesinden başlayan iç liman ağzında bir zincirle kapanan surlar ve buna bağımlı müstahkem mevkiler, İzmir'i dışa koruyan Dışkale'yi oluşturuyordu. Kadifekale'nin kuzeyindeki köşeden aşağı sarkan surlar, tiyatroyu içeride bırakarak, günümüzdeki 967 Sokak boyunca Basmane'ye geliyordu. Sadık Bey Oteli civarında önce batıya,100 metre ileride ise kuzeye dönüyordu. 1364 nolu sokağın Garaj tarafındaki köşesinden tekrar batıya yöneliyordu. Surlar, buradan itibaren Hisar Camii civarına geliyordu. Eskiden burada İç Liman uzantısı olduğu için güçlü bir tahkimat vardı. Hisar Camii, ismini 1402'de Timur'un yerle bir ettiği bu kaleden almıştır.
 
Kadifekale'nin güneybatı köşesinden gelişip ilerleyen surlar ise, stadı içine alıyor ve Beştepeleri takip edip Değirmen Dağı'na ulaşıyordu. Burada denize sarkarak, 859 nolu sokak kenarına geliyordu. Denize ulaştığı yerde de bir kale olma olasılığı vardır. Görüldüğü gibi, yabancı kavimlere karşı İzmir kendini çok güçlü bir koruma sistemi ile sarmıştır. Evliya Çelebi'ye göre ''Fil cüssesi kadar kocaman taşlarla örülmüş olan Kadifekale'', kenti kuşatan dış kale, iç limanı çevreleyen küçük surlar ve liman ağzındaki kalelerle, İzmir gerçekten iyi korunuyordu.
 
Roma'nın Asya'daki Görkemli Kenti
Romalılar, İzmir'e İ.Ö. ile İ.S.395 yılları arasında egemen olmuşlardı. Roma Dönemi İzmir'i başlı başına dev ve görkemli bir dönemdir. Sezar, Oktavyanus, Marcus Airelyus, Brütüs ve Hadrianus gibi Romalı İmparator veya Kraliçe Küçük Faustina aşık oldukları doğunun efsane kızıdır İzmir. Asya'nın Gerdanlık Kızıdır, görkemli Smyrna... Romalı İmparatorlar, ünlü savaşçılar, generaller ve konsüller dinlenmek ve doğunun gizemine savrulmak için Akdeniz'in en doğusundaki İzmir'e gelmişlerdir. Küçük Asya'da Tiber Tapınağı'na yapılması için on bir kent arasında bir tercih yapılması gerekiyordu. Bu kentler şunlardır:Sardes, Troya, Tralles (Aydın), Hypepes (Ödemiş), Loadiya (Denizli), Halikarnas (Bodrum), magnesia (Manisa), Efes, Milet, Bergama ve İzmir...Tüm bu ünlü kentler içinde, bizzat Roma İmparatoru tarafından yapılan seçimde önceliği ''İzmir'' almıştır. Kent, Romalılar zamanında gemi inşa eden tershaneleri yüzünden tüm Akdeniz'de büyük bir üne sahip olmuştur. Bu arada Asya Olimpiyatları'nın ''İzmir'de Asya'nın Genel Olimpiyatları '' cümleleri vardır. 
 
Antikçağın tarihçelerinden Filostrat'ın yazdığına göre, Roma Dönemi İzmir'i tüm Avrupa kentlerini ile yarışacak derece güzel ve mamur idi. İzmirliler bu dönemde ticaret, bilim, egitim alanlarında zamanın en ileri düzeyini temsil ederlerdi. Tapınaklar, okullar, kültür sarayları, hastaneler, muazzam tal klar, geniş caddeler, büyük bir mimari sezgi ile düzenlenmiş semtler, jimnazyumlar, koşu alanları ve tiyatrolar ile İzmir;coğrafyacı Strabon'un dediği gibi, dünyadaki kentlerin en güzelleri arasındaydı. Bu yüzden İtalya'dan, Yunanistan'dan, Adalar'dan ve Asya'dan birçok öğrenci okumak için İzmir'de yontulan bir mermer kitabede, İzmir'e ''Alimler Ormanı'' denmesi herhalde boşuna olmasa gerek...
 
 
İkinci Kemeraltı Güzelliği 
Birinci kent Bayraklı'dır. İkinci kent ise, Kadifekale eteklerinde kurulur. Birinciden ikinciye geçiş ve ikincinin baskın refahı ve güzelliği Ord.Prof.Ekrem Akgural tarafından yorumlanırken, Strabon'un tanımlarının haklılığı vurgulanır (Eski Çağda Ege ve İzmir, s.49)
''Büyük İskender'in Issıs'ta Dareios'u yenmesinden (M:Ö) ve arkasından bütün Doğu'yu ele geçirmesinden sonra Helen Dünyası büyük bir refah çağına erişti. Gelişmeye başlayan kentler bir nüfus patlamasına sahne oldu. Helenistik Dönemi'nde İskenderiye, Rodos, Antiokhia (Antakya), Bergama ve Efes kentlerinden her biri 100.000'in üstünde bir nüfusa eriştiler. İzmir de gelişmek zorunda idi. Küçük bir tepeciğin üstünde bulunan Eski İzmir kentinin duvarlarının içinde yalnız birkaç bin kişi yaşayabiliyordu. Bu nedenle en geç M.Ö. 300 sıralarında Pagos Dağı'nın (Kadifekale'nin) eteklerinde yeni büyük bir kent kuruldu. Bu yeni yerleşme efsanevi bir üne erişti. Pausanias'a göre, Büyük İskender bir gün Pagos Dağı'na ava gitmiş ve sonra buradaki iki Nemesis'in tapınağı önünde büyümüş olan çınar ağacının altında uykuya dalmıştır. Düşünde görünen tanrıçalar orada bir kent kurmasını ve Eski İzmir kentinin halkını oraya yerleştirmesini söylemişlerdir. Bunu üzerine İzmir Halkı, bir kent kurulurken adet olduğu üzere Klaros'taki Apolllon bilicisine danışarak zamanın uygun olup olmadığını sormuşlardır. Onların verdiği yanıt da şudur: ''Kutsal Meles'in ötesindeki Pagos'a yerleşmeye gidecek olan bu insanlar, üç ya da dört kez mutlu olacaklardır. '' Bu efsane daha sonraları Marcus Aurelius'un Gordianus'un ve Philippus Arabs'ın egemen oldukları dönemde paralar üzerinede tasvir edilmiştir. Bu para Roma İmparotoru Philippus Arabs'ın tek başına egemen olduğu dönemdir (M.S. 244-249) ve İstanbul'da Von Aulock'un koleksiyonunda bulunmaktadır. Paralar resim, çınar ağacı altında uyuyan İskender'i ve iki Nemesis'i göstermektedir. Coğrafyacı Strabon, Smyrna'nın kendi zamanında , M.Ö. 65- M.S. 23 tarihlerinde, en güzel İyon kenti olduğunu belirtmektedir. O dönemde kentin küçük bir bölümü Pagos'un üzerinde idi, büyük bir bölümü ise düz bir arazi üzerinde bulunan liman çevresine toplanmıştı. Ana tanrıçanın tapınağı ile gymnasion da bu kesimde bulunuyordu. Caddeler düzdü ve tamamı büyük taşlarla, düzgün bir biçimde kaplanmıştı.
 
M.S. 2. Yüzyıl'da yaşamış olan İzmirli hatip ve yazar Aelius Aristeides de yollarını düzgünlüğünü ve iyi döşenmiş durumunu belirtir. Aristeides, kentin doğu batı yönünde uzanan iki ana yolunun (Kutsal Yol ile Altın Yol) bulunduğunu ve bu yollarla kentin denizden gelen esinti ile serinliğini anlatmaktadır. Bundan elli yıl önce Eşrefpaşa Yolu genişletildiğinde onu kesen bir Roma Dönemi yolu bulunmuştu. Bir bölümü ile korunmuş olan söz konusu yol, 10 m. genişliğinde olup çok iyi döşenmiştir. Gün ışığına çıkan yolun denizi gören kenarı eskiden üstü kapalı, direkli bir bölümdü ve yayaları yağmurdan ve güneşten koruyordu. Bu eski yolun uzantısı belki de Kutsal Yol'un bir bölümü idi. Strabon İzmir'de Homerion olarak adlandırılan bir stoanın (belki de bir peristyl yapı) var olduğunu belirtmektedir. Bu evin içinde bir heroonda olduğu gibi, tanrılaştırılmış Homeros'un bir heykeli duruyordu ve ona tapınmak için kutsal bir yer vardı. Roma Çağı'nda İzmir'de inşa edilen yapılar, zamanla gözden kaybolmuşlardır. Batıdaki stadyumun bile izleri kalmıştır. Hadrianus tarafından inşa ettirilmiş olan silo, limanın yanında bulunmakta idi. Devlet agorası çok iyi korunmuştur. 1932'den 1941'e değin Rudolf Naumann ve Selahattin Kantar tarafından Türk Tarihi Kurumu ile Müzeler Genel Müdürlüğü adını kazanmıştır.
 
Strabon'un İzmir'i 
Antik çağın ünlü coğrafyası ve seyyahı Amasyalı Strabon, milada yakın tarihlerde İzmir'e gelmişti. ''Roma Dönemi İzmir''ini anlatan Strobon, kenti yüzyıllarca sonra gözlerimizin önüne getirir. ''Burada İzmirlilerin körfezi ve kent var. Derhal bir ikinci körfez daha var ki, bunun sonunda Eski İzmir kenti uzanır. Lidyalılar burayı tahrip ettiklerinde, İzmirliler dört yüz sene kadar çevre köylerde yaşadılar. İzmir daha sonra, Antigonos ve Lysimakhos tarafından yapıldı ve bu İzmir şehri hepsinin en güzeli oldu. Kentin bir kısmı Pagos/Kadifekale üzerinde olup, büyük kısmı ovada, limana, Kibele Tapınağı'na ve Jimnazyum'a doğru uzanmaktadır.
Mahalleler düz hatlar halinde ve gayet güzel yapılmıştır. Sokaklar kaldırımlarla döşenmiş olup, sütunlara dayalı kemerli dehlizler dörtgen şeklinde gerek ovada, gerekse kentin yüksek kısmında uzanıyorlar. Kentin bir kütüphanesi, bir homerion'u, bir Homeros tapınağı ve Homeros heykeli vardır.Kentin duvarı dibinde Meles Nehri akmaktadır ve kentin diğer ucunda bir kapalı liman vardır. Strabon'a ek olarak İzmir'i anlatan bir çok eski yazar, kentin agoralar, tiyatro, tapınak ve stadyum ile dolu olduğunu anlatmaktadır. Değirmen dağında sağlık tanrısı Esculap ile Veste için bir tapınak bulunurmuş. Homeros tapınağı, Kibele tapınağı Tepecik'te Nemesis Tapınağı ise Kadifekale'de imiş. Jimnasyum'un ise şimdiki itfaiye binası yakınında olduğu tahmin edilmektedir.
 
 
Yerle bir olan İzmir ve Aristeides
M.Ö.133 yılında Bergama Krallığı'nın sahneden çekilmesi üzerine Roma İmparatorluğu egemenliğine giren İzmir, özellikle İmparator Avgustus (M.Ö.44-M.S.14) zamanında barış ve sükun içinde geçecek görkemli bir döneme imza attı. İnsanları ,sevgi ve aşk dolu idi... Kent kısa sürede Roma mimarisinin özgün eserleri ile süslendi. Cadde ve sokaklar köşeli ve dümdüz taş plakalarla döşendi. Muhteşem binalar inşa edildi. Her yıl ilkbaharda müzik festivalleri, atletizm yarışmaları ve şiir sunumları yapılırdı. Zamanın tüm yazarları ve ozanları hem fikirdi: ''Doğunun Gerdanlık Kızı Smyrna, en güzel çağını yaşamaktadır.... Ne yazık ki, M.S.178'de müthiş bir deprem oldu. Mermer sütünlu binalar,kağıttan şatolar gibi devrildiler. İzmir, yerle bir olmuştu. Açlık, yangın ve salgın hatalık, vahşi kurtlar gibi saldırdı güzelim İzmirliler'e. O yıllara kentte ''Aristides'' isimli bir söylevci yaşardı. Balıkesir doğumlu bu söylevci astımlı olmasına karşın, eşsiz söylevleri ile halkın sevgisini kazanmıştı. Manisalı Antikçağ tarihçisi Pausainas'a göre ,depremin olduğu yıllarda 60 yaşında olan Aristeides, bir gün rüyasında baş tanrı Zeus'u gördü. Zeus, İzmir Agorası Zeus Soter Sunağı'nda bir boğa kurban ederek kent üzerindeki felaket bulutlarının dağılmasını istemişti. Aristeides, İzmirliler'e rüyasında Zeus'u gördüğünü iletti. Halkın arasına karışarak, yeniden kentlerini kurmaya çabalamışlarını ve kesinlikle vazgeçmemelerini istedi. Morellerini düzeltmek için onlara şiirler okudu. Aristeides, İmparator Marcus Aurelius ve Romalı senatörlere baş vurarak yardım istedi. Çok geçmeden yardım getiren yüzlerce kadırga, Kordonboyu'nu doldurmaya başlamıştı. Kent, yeniden inşa edilmeye başlandı. İzmirliler, yüce Aristeides için Agora'ya bir büst diktiler. Büstün kaidesinde ''Aristeides Smyrneos ''(İzmir'in Çocuğu Aristeides) yazılmıştı. Günümüzdeki İzmir'i, belki biraz da Aristeides'e borçluyuz değil mi?
 
İzmir'in Hala Yaşayan Agorası
İzmir'in Agorası, Büyük İskender tarafından yeniden kurdurulan kentin iskan sahası Kadifekale'nin kuzey yamacından, şimdiki adı ile Namazgah Mahallesi'ndedir. Eskiden Türk Mezarlığı olan Agora kalıntıları, yüzyıllardır yarı açıkta duran bazı mermer sütunların ilgi çekmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Agora'nın ortaya çıkarılmasında en büyük hizmeti, İzmir Arkeoloji Müzesi'nin eski müdürü Selahattin Kantar yapmıştı. Türk Tarih Kurumu'nun yardımı ile 1932-1941 yıllarında bizzat kazıları yürüten Selahattin Kantar ve daha sonra Agora hakkında çeşitli yayınlar yapan Arkeolog Hakkı Gültekin, Roma Dönemi İzmir'ini aydınlatma açısında paha biçilemez bir hazine olan Agora'yı gözler önüne sermiştir.
İzmir, M.S 178 yılında müthiş bir deprem sonucu yerle bir olmuştu.
 
Kalıntıları bulan Agora'nın 178 yılından sonra İmparator Marcus Aurelius'un yardımları ile yeniden inşa edilen Agora olduğu tespit edilmiştir. Çünkü imparatorun eski eşi Küçük Faustina bu tarihten sonra Anadolu'da vefat etmiştir. Agora'da Küçük Faustina'ın maskının üzerinde yer aldığı bir kemer bulunmuştur. Bu nazlı Kraliçe'nin güzelin büstü günümüzde de Agora'yı süslemektedir.
İzmir Agora'sı bir ticari Agora değil, aksine bir devlet Agorası'dır. Yani devletin kontrolündeki bir kurumdur. Ticari Agoralarda bulunmayan bir Bazilika'nın ve içinde mahkeme salonların bulunuşu ve 28 adet dükkanın devletin emtia ve donanımını korumakla ilgili bulunması, bu yapının İzmir'deki Roma Bürokrasisi için son derece önemli bir yer olduğunu belgelemektedir. Balıkesirli Aristeides'e göre, Agora aynı zamanda dini bir hüviyet taşımaktadır.
İzmir Agorası, günümüzde turistlerin büyük ilgisini çeken bir yapı olarak, yarı yarıya gün ışığına çıkarılmış görüntüsü ile İzmir'i süslemektedir. Agora'nın çevresinde daha nice Eski İzmir kalıntılarının bulunduğu tahmin edilebilir.
 
Ak Sakallı Tanrı Poseidon
İzmir Agorası kazılarında, Roma döneminde yapılmış ''Tanrı Poseidon''un kabartma şeklinde enfes bir heykeli bulunmuştur. Bu heykel, '' Tanrıça Demeter''in heykeli ile yan yana günümüzde İzmir Arkeoloji Müzesi'ndedir.
Kentin deniz ticaretindeki önemini vurgulayan Poseidon Heykeli, Bazilika'nın batı ucunda yerin altında ele geçmiştir. Burnu kırıktır. Bir kaya üzerinde sola dönmüş vaziyette oturan ve Krepis denilen ayakkabısını giymiş olan Poseidon'un belden aşağısı bir mantoyla sarılı, yukarı kısmı ise çıplaktır. Sağ elinde üç dişli bir asa, sol elinde Yunus Balığı vardır. Bilindiği gibi Poseidon, Denizler Tanrısı'dır. Denizdeki tayfunların, dalgaların ve girdapların hakimi olan Poseidon, iyi insanları taşıyan gemilerin koruyucusu, kötü donanmaların amansız düşmanıdır. Mitolojiye göre Baştanrı Zeus ile devamlı didişen Poseidon Anadolulu olduğu için, Troya savaşlarında Yunanlılara karşı, Anadolu özgürlük savaşlarını tutmuştur. Yunanlı savaşçılar, Poseidon'un müthiş öfkesinden şikayet edip dururlar, tüm İlayda Destanı boyunca... Yine aynı sebepten, Yunanlı savaşcı Odysseuei denizyolu ile ülkesine dönerken kükremiş Poseidon'dan az çekmez...
İsterseniz Homeros'u dinleyelim. Bakın Poseidon, Odysseus'a nasıl saldırıyor :,
(Odysseia, bölüm 5, satır 291)
''Böyle dedi, yığdı bulutları üst üste
bir anda, allak bullak etti denizi,
üçlü yabasını tutuyordu elinde, 
salıverdi çeşitli yellerin kasırgasını tekmil,
toprağı,denizi kapladı göklerden,
Euros'la Notos ve uyuyan Zephyros,
Ve koca dalgalarla açık gökten kopan Boreas,
Estiler dört bir yandan boğuşa boğuşa.
Sızladı yüreği Odysseus'un çözüldü dizlerinin bağı,
İnleye inleye şöyle dedi ulu canlı yüreğine:
Vay benim talihsiz başım vay,
Bunu da mı görecektim sonunda?
Tanrıça'nın dediği doğru mu çıkıyor ne? 
Daha çok çile dolduracaksın demişti,
Baba toprağına varmadan önce
 
Saçları Buğdayla Örgülü Demeter...
İzmir Agorası'nda Poseidon kabartmasının hemen yanı başında ''Güzel Örgülü Demeter'' in de bir heykeli bulunmuştur. Kırık parçalardan oluşan bu mermer kabartmanın Roma Dönemi'nde Poseidon ile bitişik durduğu tahmin edilmektedir. Homeros'un destanlarında ''Güzel Saçlı Kraliçe'' veya ''Güzel Örgülü Demeter'' diye geçen Toprak ve Bereket Tanrıçası Demeter'in heykeli ayakta ve sağ ayağı üzerinde doğrulmuş olarak tasvir edilmiştir.
Agora'daki Demeter, kemersiz, bir hiton üzerinde, baştan aşağı örtülü bir manto kuşanmıştır. Sağ eliyle uzun elbisesinin ucunu, sol eliyle aşağı sarkan elbisesini yukarı doğru çekmektedir.
Demeter, ekinleri ve özellikle buğdayı simgeler. Ge-Me-ter, yani ''Toprak Ana'' olarak da telaffuz edilir. İlkçağ Helenleri'nin tapındıkları Tanrıça Demeter, daha sonra Romalıları'nın Tanrıçası Ceres Demeter Kabartması da, bu Demeter'dir. Gerçekte Demeter Simgesi, Anadolu'nun Bereket Tanrıçası Kibele'nin farklılaşarak inançlar dünyasında yeni bir görünüme bürünmesidir.
Saçları buğdayla örtülü bir Bereket anası olarak, dünya sanatçılarının yüzyıllarca ilham kaynağı olan Demeter, İzmir Agorası'ndaki kabartması ile kentin kara üretimi ve ticareti açısından önemini vurgulamıştır. Agora'daki Poseidon'la yan yana yontulan Demeter, İzmir'in Roma Dönemi'nde Asya'nın en işlek kenti olduğunu belirtmektedir. İzmir Arkeoloji Müzesi'ni ziyaret ederken, Demeter'in enfes kabartması önünde uzun uzun durup, Tanrıça ile sessizce fısıldaşırız, değil mi?
Poseidon ve Demeter Heykelleri, birlikte İzmir Agorası kazılarında bulundu. Uzun yıllar yine birlikte Agora'da açıkhavada sergilendikten sonra, şimdi İzmir Tarih ve Sanat Müzesi'nde bulunmaktadır.
 
Sevimli 'Küçük Faustina'nın Öyküsü
''Küçük Faunista'' kıvırcık sarı saçlı, zümrüt yeşili gözlü, şeker gibi tatlı ve kumru gibi masum bir kızdı. Babası Roma İmparatoru Antoninus Pius'un görkemli sarayında yaşayıp giderken, İspanya kökenli sanatçı bir aileden gelen yakışıklı Marcus Aurelius'a aşık oldu. İki genç, romantik bir aşk yaşayarak İ.S. 145 yılında törenle evlendiler. Prenses Faustina ile mutlu bir evlilik geçiren Marcus Aurelius, kayınpederinin ölümü üzerine güçlü bir politik özgeçmişi olması yüzünden İmparator ilan edildi
İmparator Marcus İ.S 175 yılında kendisine karşı isyan eden Romalı General Casus'a karşı Asya Seferi'ni başlattı. Yanına sevgili karısı küçük Faustina'yı ve oğlu Commodus'u da almıştı. İzmir'e geldiklerinde, Faustina, Doğu'nun bu masmavi kentine vuruldu.
Kadifekale surlarına çıkar, denizden esen güzelim imbata karşı, bembeyaz güvercinlerini azat edip gökyüzüne salıverirdi.
Ne yazık ki, Roma Ordusu Toros Dağları'nı aşarken, Halala kenti civarındaki Küçük Faustina hastalandı ve kocasının kolları arasında ölüverdi. İmparator Marcus Aurelius, büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Suriye ve Mısır'a gittikten sonra, İzmir'e döndü ve karısının sevdiği bu kentten ayrılmak istemedi. Bu arada İzmirli Aristeides ile çok yakın dostluk kurdu. İşte, bu hüzün dolu günlerin dostluğu sonucu, İzmir İ.S. 178'de korkunç bir depremle yıkılınca İmparator'un özel ilgisiyle yeniden inşa edilebilmiştir.
İzmirliler, sevgili kentlerini yeniden kurarken Agora'nın batı yapısı girişindeki kemerli kapıya Küçük Faustina'nın sevimli bir kabartmasını yerleştirdiler. Burun, dudaklar ve çenesinin hafif zedelenmesine rağmen, günümüz İzmir Agorası'nı süsleyen küçük Faustina ne güzel yaşıyor değil mi? 
 
ALSANCAK TARİH GEZİSİ
Tarihte ilk ''Alsancak Tarih Turu'', 10 Mart 2002 Pazar günü Yaşar Aksoy'un rehberliğinde düzenlendi. Alsancak Muhtarı Sevil Dokuzer ile Alsancak Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Eczacı Dilek Hanım'ın organize ettiği bu tura tam 48 kişi katıldı. Birkaç gün önceden hazırladığım bir duvar afişi, Alsancak'ta çeşitli dükkanlara ve pastanelere, kafelere asıldı. Alsancak'taki kiliseler cami ve sinagoglar, Atatürk Müzesi, Carlo Goldini İtalyan Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Fransız Konsolosluğu, sanat galerileri, Kültürpark, eski evler ve kadim sokaklar, bazı konsolosluklar, anıtlar, Alsancak Garı, Atatürk'ün Treni, Devlet Demir Yolları Müzesi, Gar Meydanı, kafeler ve ünlü pastanelerin tanıtılacağını bildiriyor ve buluşma yeri olarak saat 13:00'te Miko Cafe duyuruluyordu. 
 
Gezimiz şöyle ilerledi:
1. Önce, bir zamanların Punta'sının (eski Alsancak) en görkemli yollarından biri olan Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ne çıktık. İzmir'in en dar sokağına olan ''Ferhane Sokağı''nın önünde, bu sokağın isminin pasaj anlamına geldiğini, yolun hayat sokağı gibi tanımlarla yanlış anlatıldığını vurgulayıp yola koyuldum. 
2. Sevinç Pastanesi'nin önünden geçtik. 
3. 1856 yapımı, Fransız Denizciler Hastanesi (Şimdiki Trafik Hastanesi) önünde, hastanenin İzmir'deki Fransız Kolonisi açısından önemini vurguladım. 
4. 1952 yapım, mimari Fahri Nişli Beyefendi olan Hocazade Camii avlusunda toplandık. Bu cami Karaburunlu Hocazade Ragıp Üzümcü'nün semte armağan ettiği, Alsancak'ın biricik camisidir. Yüzyıllar boyunca Hırıstiyan olan ve çan sesleriyle çınlayan bu semte, İzmir'in kurtuluşundan 25 sene sonra yapılan bu cami, artık kentin prestij camilerinden başlıcasıdır ve ünlü İzmirliler vefat ettiği zaman , bu caminin avlusu iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık olur.Gezinin bu bölümünde İzmir'in Türkleşmesi, ilk camilerin yapımı, kentin geçtiğimiz yüzyıllardaki ikili dini ve kültürel yapısı üzerinde durdum. Fahri Nişli'nin bir akşam yemeğinde yan yana düştüğümüzde anlattığı inanılmaz ayrıntıyı geziye katılanlarla paylaştım:
''Hocazade Cami inşaatı için temel kazısı yapıyorduk. Rumlar zamanından kalmış ve denize uzanan çok büyük lağım kanalları bulduk. İçleri kocaman kefallerle doluydu.'' 
5. Hızlı bir yürüyüşle Şair Eşref Bulvarı'ndan, Şaar Aşamayim Sinagogu'na gittik. Modern Musevi toplumunun yeni bir sinagogu olan Şaar Aşamiyam'i ayrıntılı biçimde anlatırken, Museviler'in 1492'de Osmanlı topraklarına, bu arada İzmir'e gelişlerini ve ilk Sefarad Sinagoglarını inşa edilişlerini anlattım. Y.mimar Mine Tanaç'ın İzmir Havraları konusunda yaptığı değerli araştırmalarda, Şaar Aşamayim hakkında saptadıkları önemlidir.(EGE MİMARLIK,38)
''Şaar Aşamayim Havrası, Yahudi Cemaati'nin Kemeraltı yerleşimi dışında yayılmaları sonucunda Alsancak'ta yerleşen Yahudilerin ibadet mekanı olarak inşa edilmiştir. Alsancak Semti'nde 1390 Sokak 7 numarada bulunan bu havra günümüzde Beit İsrail Havrası'ndan sonra en yoğun kullanılan havradır. Yapıldığı günden itibaren devamlı olarak restore edildiğinden ve ihtiyaca göre değişikliğe uğradığından orijinal durumu tam olarak bilinmemektedir. Şaar Aşamiyam Havrası Sefarad Havraları'ndan olmadığı için İtalyan etkisiyle yapılanmıştır ve kilise tarzında, lineer bir plan şemasına hakimdir. Yapının ana mekanına bahçeden çıkılan merdivenlerle ulaşılmaktadır. Mehizah bir üst katta asma kat şeklinde hekal duvarının karşısında konumlanmaktadır. Zemin kat yapının müştemilatı olarak kullanılmaktadır.'' 
6. Dr. Mustafa Enver Caddesi'ne çıktık, kafeler bulvarı diyebileceğimiz bu yol üzerinde Reyhan, Sir Winston Tea House, Bonjour, Biyer, La Plaza gibi kafelere merhaba dedikten sonra Dr. Mustafa Enver'in kişiliği ve Dr.Behçet Uz'un Alsancak'ın yangın sonrası ilk bulvarlarının açılmasında gösterdiği yerinde kararları anlattık. 
7. Böylece sahile çıktık, sola dönüp Fransız Konsolosluğu önüne demir attık. Burada Fransa'nın İzmir Tarihi içindeki önemini vurguladım. Fransızların yaptıkları Basmane Garı'nı, limanı, hastaneyi, postaneyi, Fransız Bankalarını, Fransızca İzmir Gazateleri'ni, Fransız Okulları ile kiliseleri anlattım. Bu konsoloğluğun İzmir Tarihi içindeki yerini belirginleştirdim.İzmir'de son 300 yıldır olup biten herşeyin ,buradan Paris ve Marsilya'ya rapor edildiğini söyledim. 
8. Sahilden yürüyerek Atatürk Müzesi'ne geldik.1875 yapımı Naim Palas, 2002'de restore edilerek yeniden ziyarete açılmıştı. Pazar günleri gezebiliyordu. Atatürk'ün Evi olarak bilinen bu müzenin önünde hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra, Atatürk'ün İzmir'i niçin sevdiğini, niçin İzmir'den evlendiğini, anasını niçin İzmir'e gömdüğü anlatmamak imkansızdı.
9. Yunan ve Alman Konsolosluklarını karşıdan inceleyerek özellikle Yunanistan'ın İzmir Tarihi ile bağlantılarını satırbaşı olarak vurguladık. 
10. Sahilin ucundaki üç tane yan yana kalmış ''Punta Köşklerini''ni inceledik. 
11. İkinci Kordona geçip ,eski bir Rum evinin restore edilmesiyle kazanılmış olan Endora Sanat Galerisi'nin (Arkadaşlar'ın Evi) kapı zilini çaldık. Galeri yöneticisi ve aynı zamanda yapının üst katlarında yaşayan Eli Filidiş, bizi içeri buyur etti ve galeriyi gezdirdi. 
12. Nihayet saat tam 15:30 'da İzmir Katolikleri'nin önemli bir tapınağı olan 1904 yapımı Santissimo Kosario Kilisesi'nin huzur verici bahçesine girdik. Papaz bizi kapıda bekliyordu. ''Meryem'in Kutsal Tesbihi '' anlamına gelen bu kilise daha çok İtalyan vatandaşlarımızın ibadeti için inşa edilmiştir. Domeniken Rahipleri'nin görev yaptığı kilisede Türkçe, İtalyanca, Fransızca ibadet gerçekleştirilir. Burada İzmir'in ilk İzmir Kilisesi'nden (mekan anlamda değil, cemaat anlamında) Aziz Polikarp'tan söz ettim. Kilisenin bahçesinde,tam kapının önünde papazı da ortamıza alarak hatıra fotoğrafı çektirdik. 
13. .Muzaffer İzgü ve Gazi Kadınlar Sokakları'nı dolaştık. Kıbrıs Şehitleri'nin üzerindeki Carlo Goldini İtalyan Kültür Merkezi'nin tam önünde, gönderde dalgalanan İtalyan bayrağının altında durduk. İzmir Tarihi'nde İtalya'nın önemini tartıştık. Romalılar, Cenevizliler, Levantenler dönemlerinde İzmir hayatında etkili olmuş İtalyan kültürünün varlığını anlattım. Carlo Goldoni bir İtalyan komedi yazarıdır. İzmir İmprezaryosu'nun (L'Impresario Della Smırne) yazarıdır. İlk kez 1960 yılında Venedikliler'in büyük kahkahaları arasında başarıyla sahnelenen İzmir İmprezaryosu'nda Venedik'e gelen bir İzmirli Türk tüccarı alaya alınır.1707 yılında Venedik'te doğan sanatçının bu beş perdelik komedisi, Venedik ile İzmir arasında hoş bir yolculuk yaptırır izleyenlere. ''İki Efendinin Uşağı'' ismiyle dilimize çevrilen ve 1957'den itibaren İstanbul Şehir Tiyatroları'nda defalarca sahnelenmiş bu oyunun yazarının ismi , İzmir'deki İtalyan Kültür Merkezi'ne verilmiştir. 
14. Şimdi 1462 Sokak'tayız. Eski ismi Yüzbaşı Şerafettin Sokağı, yeni ismi Ali Kocatepe Sokağı olan bu yol, hala iki taraflı eski cumbalı Alsancak Evleri'nin koruduğu için önemlidir.1881 yapımı Saint Joseph Okulu ,Turgut Pura Vakfı'nın önünde kısa konuşmalar yaptıktan sonra, çevredeki çok ilginç cumbalı eski evleri inceleyip, Bornova Sokağı'ndan Gar Meydanına (Sait Altınordu Meydanı) çıktık. Solda sergilenen Atatürk'ün Treni'ni gezdik, bir kez daha topluca hatıra fotoğrafı çektirdik. 
Karşımızda duran Gar Meydanı, tümüyle tarihi ve otantik bir eserdir.1886 tarihli Alsancak Garı, İngiliz yapımıdır, çevre yapılarıyla ve lojmanlarıyla bir tarih kompleksidir, meydan karşılıklı olarak iki cephesinde de taş yapılı eski mekanlarla doludur ve güzel bir peyzaj sunmaktadır. Devlet Demir Yolları Sanat Galerisi ve Müzesi de eski bir mekandır. Burayı gezdik ve yolumuza devam ettik.
15. Gar Meydanı'nın ucundaki St.John Angelikan Kilisesi, 1902 yapımıdır. İngiliz yapımıdır. Hemen yanında İngiliz Konsolosluğu vardır.İncil yazarı St.Jean'a adanmış olan Anglikan Kilisesi'nde İngiliz din adamları görev yapmaktadır. Böylece İngilizler'in yaptığı gar, kilise ve konsolosluk bölgede bir İngiliz kompleksi yaratmış olmaktadır.
16. Artık gezimizin sonuna gelmekteyiz. Saat yaklaşık 17:00 'ye yaklaşmıştır.Talat Paşa Bulvarı'nın sonunda Sevinç Pastanesi'ne doğru ilerliyoruz. Gezimizin yorgunluğunu burada atarak sonluyoruz.
 
ALSANCAK MARŞI
Kordonboyu'nda eser imbat
Sevdalar coşar,Alsancak, Alsancak..
Semt isimlerinin en güzeli
İzmir'de Alsancak, Alsancak
Gazipaşa verdi bu ismi bize
Kırmızı üstünde yıldız ve ay
Yaşasın şanlı Altay
İzmir'de Alsancak, Alsancak..
 
EN GENİŞ ALSANCAK TURU
Aslancak'ın tüm önemli tarihi noktalarını içine alacak çok geniş bir daire çizerek yapılacak bir tur da olanaklıdır. Bunun için Sevinç Pastanesi önünde, Miko Cafe 'den veya Alman Konsolosluğu arkasındaki Mavi Bar'dan hareket edilebilir.
Kıbrıs Şehitleri üzerinden Carlo Goldoni İtalyan Kültür Merkezi, Gazi Kadınlar Sokağı, Muzaffer İzgü Sokağı'ndan sonra, Santissimo Rosario İtalyan Kilisesi, Epsilon Sanat Galerisi ve İkinci Kordon'un cumbalı evleri, bu arada S.Yaşar Sanat Galerisi izlenir ve sahile çıkılır. Punta Köşkleri, Yunan ve Alman Konsoloslukları, Atatürk Müzesi ve kordon boyunca incelenir. Sonra Gündoğdu Meydanı'ndan Cumhuriyet Bulvarı'na geçilerek Talat Paşa Bulvarı ile kesişen yerdeki Dr.Mustafa Enver Heykeli önünden,Tevfik Fikret Lisesi ve Fransız Kültür Merkezi'ne gelinir. Fransız Kültür Merkezi bahçesindeki kafede çay molası verilebilir.
Karşısındaki Fransız Konsolosluğu'na geçilir. Cumhuriyet Meydanı'na gelinir, Atatürk Heykeli ve kaidesindeki Kuvayı Milliye rölyefleri incelenir. Swıss Otel Grand Efes önünden Polikarp Kilisesi, Sevgi Yolu güzergahı boyunca Türk Amerikan Derneği Sanat Galerisi ve Şehit Nevres Bulvarı üzerindeki Evangelist St.John Katolik Bazilikası (Amerikan Kilisesi) gezilir.
 
Montrö Meydanı'na çıkılır, sola dönülüp, Atatürk Lisesi önündeki Lozan Meydanı'na gelinir, Kültürpark'a girilir. Atatürk-İnönü Heykeli, Montrö Kapısı içindeki Halİkarnas Balıkçısı Heykeli, Paraşüt Kulesi, Kaskatlı havuz ve uzanmış kız heykelleri önünden geçilerek, 26 Ağustos Kapısı'ndan çıkılır. Dr.Mustafa Enver Bey Caddesi boyunca ilerlenip, 1390 sokağa dönülüp Şaar Aşamayim Sinagogu, ardından Hocazade Camii gezilir ve Şair Eşref Bulvarı yoluyla Alsancak Gar Meydanı'na ilerlenir.
St. John İngiliz Anglikan Kilisesi, Gar Meydanı, Devlet Demiryolları Müzesi, Alsancak Garı, Atatürk Treni görülüp, Bornova Sokağı'na girilir. Turgut Pura Vakfı, Saint Joseph Lisesi izlenip 1462 Sokak'tan Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ne çıkılır. Ferhane Sokağı da incelenip, Sevinç Pastanesi önünde geziye son verilir.
 
 
"Geçmişten Günümüze Konak"
                                                                                                                                                                                               (Bu tarihçe Yaşar ÜRÜK tarafından yazılmıştır)
 
"Konak", İzmir'de sadece bir semt ya da mahalle adı olmayıp özellikle son iki yüzyıldır şehrin merkezi olmuştur. Bu nedenle Konak Meydanı ve çevresine "İzmir'in Kalbi" diyebiliriz. Meydan ve çevresini oluşturan alanın en önemli yapısı hiç kuşkusuz İzmir Hükümet Konağı'dır. Konak, ayrıca Saat Kulesi, Belediye Sarayı, Vapur İskelesi, Yalı Camii, Ankara Palas, Anafartalar Caddesi girişi, Askeri Kıraathane, Milli Kütüphane ve özellikle Sarı Kışla başta olmak üzere günümüze kadar ulaşabilmiş ya da geçmişin anıları içinde kalmış birçok mekânı barındırmış bir semttir ve iş merkezi yoğunluğu hem de hemen tüm İzmir'den varılan/ulaşılan son nokta olma ile hemen tüm İzmir'e ulaşmak için yola çıkılan ilk nokta olma özelliğini uzun yıllar koruyarak İzmir'in merkezi olmayı başarmıştır. İzmir kadar büyük bir başka kentte hemen tüm yoğunluğun Konak gibi bir tek alana yığıldığı bir başka örnek bulmak çok zordur. Konak, yakın zamana kadar İzmir'in bir numaralı ticaret merkezi Kemeraltı ve çevresinin ana giriş-çıkış kapısıdır. Kemeraltı gibi akla gelebilecek her türlü malın satıldığı bir efsane çarşıya çoğunlukla buradan ulaşılmıştır. Bunun en önemli nedeni ise demiryolu ulaşımı hariç diğer tüm şehir içi ulaşım araçlarının her yöne başlangıç noktasının Konak Meydanı olmasıdır. Alsancak ve Güzelyalı yönüne giden atlı tramvayların; sonraları İzmir'in her semtine otobüs ve troleybüslerin; Çeşme-Karaburun yönüne giden her türlü kaptıkaçtı, otobüs, midibüs, ve minibüslerin; başta Karşıyaka olmak üzere Foça'dan Karaburun'a kadar irili ufaklı ondan fazla iskeleye giden körfez vapurlarının hareket ve varış merkezleri Konak Meydanı'dır. Günümüzde başta Halkapınar olmak üzere birçok merkez büyüyen İzmir'in yükünü Konak Meydanı ile paylaşmıştır. Eskiden İzmir'de hemen her semte Konak'tan kalkan otobüslerle gitmek olası iken şimdi ömründe Konak Meydanı'nı görmemiş insanların yaşadığı semtler vardır.
Öte yandan Konak Meydanı özellikle XX. Yüzyıl'ın ikinci yarısında "Meydan olamamış" bir meydan özelliğini ya da özelliksizliğini yakın yıllara kadar sürdürmüştür. Saat Kulesi çevresi genellikle bakımlı ve düzenli iken, Sarı Kışla yıkıldıktan sonra ortaya çıkan büyük alan ise ne yazık ki bakımsız ve düzensizlikten kurtulamamıştır. Bu dönemde seyyar pazar arabalarının toplanma yeri, minibüs ve otobüslerin toplu garajı ve hareket merkezleri, ilçe ve sayfiye bölgeleri otobüslerinin hareket noktası olarak kullanılan bu alana "Tarla" sözcüğü de yakıştırılır. Daha sonraları buraya Galleria yapılmak istenir ve açılan temel çukurlarında boyları üç-beş metreye varan yabani otlar türer, çevresine çekilen tel örgüler pas içinde çürüyüp dökülür. Derken Mustafa Kemal Bulvarı'nı Varyant'a bağlayacak köprünün yapımına başlanır ancak o da çeşitli nedenlerle yıllarca bekler. Konak'ta ilk utanç anıtı yıllarca harabe halinde bekletilip sonunda yıktırılan Tiyatro Sarayı'dır.
Antik İzmir'de bu alanın bulunduğu yer "İç liman"ın bir bölümü olarak görülür. Günümüzün Konak Meydanı'nın Güney Batı yönündeki bir noktadan başlayan liman geniş bir kavis çizerek Hisar Camii'nin yakınlarındaki bir noktada son bulur ve kıyı şeridi Bornova Körfezi'ne doğru uzayıp gider. Bu iç limanın girişinin solunda bulunan ve ilk yapılış tarihi bilinmeyen ancak XIII. Yüzyıl'ın başlarında Bizanslılar tarafından elden geçirilen kale XIV. Yüzyıl'ın ortalarında St. Jean Şövalyeleri tarafından adeta yeniden yapılırcasına onarılır ve limanın kontrolü amacıyla kullanılmaya başlanır. Bu kale Timurlenk'in 1402 yılındaki İzmir kuşatmasında iç limanın önemli bir bölümünün Antik Tiyatro'dan getirilen taşlarla doldurulması sayesinde ele geçirilir. Sonraki yıllarda iç limanın giderek dolması ve yok olması kalenin stratejik önemini ortadan kaldırır ve gün geçtikçe harap olan kale sonunda ortadan kalkar. Hisar Camii'nin adındaki "Hisar" sözcüğü bu kalenin yanı başında yapılmış olmasındandır. Günümüzde Çankaya semti civarındaki "Kale Arkası" denilen bölgenin adı da bu kaleden kalmadır. İşte yukarıda sözünü ettiğimiz iç limanın kavisli kıyısı doldurulduktan sonra günümüzün Kemeraltısını oluşturan çizgi olurken, iç limanın sağ köşesindeki kalan ve günümüze kadar parça parça doldurulan alan da Konak Meydanı olur. Bu alana yarım yüzyıl öncesi "Dolma" denmesinin nedeni de budur. Cumhuriyetin ilanından sonra meydana İzmir Belediye Meclisi kararı ile "Atatürk Meydanı" adı verilir. Ancak yetkili kişiler ve kurumlarca bile bu meydan için "Konak Meydanı" denmekte ve "Atatürk Meydanı" adı pek kullanılmamaktadır. Hatta bu alanın adının "Atatürk Meydanı" olduğunu bilmeyen İzmirliler'in sayısı bilenlerden çok fazladır. On yıl kadar önce yaptığım bir çalışmada çeşitli yaşlarda yaklaşık altı yüz İzmirli'ye "Konak Meydanı'nın asıl adı nedir?" diye sormuştum. "Atatürk Meydanı" olduğunu bilenlerin sayısı elliyi bile bulmamıştı. Doğruyu bilemeyenlere "Peki, Atatürk Meydanı neresidir?" diye sordum. Bu kez tamamına yakını "Heykel Meydanı" diyerek Cumhuriyet Meydanı'nı kastettiler.
Birçok İzmirli "Konak" adının Hükümet Konağı'ndan geldiğini düşünür, hatta bunu yazan araştırmacılar bile vardır. Ancak meydana ve semte adını veren "Konak" Hükümet Konağı değildir. Günümüze ulaşmamış bir başka konaktır. Bu yapı Katipoğulları'nın konağıdır. Bu konakta yaşayan en ünlü kişi de dönemin İzmir Mütesellimi olan Mehmet Beydir. Kâtipoğlu Hacı Mehmet Bey, babası Osman ve dedesi Ahmet Reşit Beyler gibi merkez yönetimi hiçe sayan, İzmir ve çevresini dilediği gibi yöneten dik başlı bir yöneticidir. Bir derebeyi gibi davranarak ve çoğu kez keyfi kararlarla idam cezası verdiği insanların asılışlarını top attırmak suretiyle duyurmakta ve böylelikle halkın gözünü yıldırmaktadır. Kâtipoğulları ailesinin birçok konak ve çiftlikleri olmasına rağmen günümüzdeki Hükümet Konağı'nın yerinde bulunan ahşap ve bol çıkmalı yapıyı kışlık, günümüzde Mithatpaşa Caddesi üzerinde bulunan Askeri Hastane eski binasını da yazlık konut olarak kullanmaktadırlar. Sözünü ettiğimiz kışlık konak neredeyse hanlarla boy ölçüşecek büyüklükte bir yapıdır.
19. Yüzyıl'ın başında İzmir'de oldukça etkili bir yönetim biçimi gösteren Kâtipoğulları'nın bu etkinliği Sultan II. Mahmut'un tahta çıkmasıyla birlikte sona erer. Çünkü Sultan Mahmut tahta oturur oturmaz "Merkezi otoritenin gücünün vilayetlerde de tam olarak görülmesi" politikasını uygulamaya geçirir. Kâtipoğlu'nun İzmir'de bulunan yabancılarla dost olması, ihtişamlı bir hayat yaşaması sarayın gözünün kendisine çevrilmesine neden olur ve 1816 yılında bu işi "Halletmekle" görevlendirilen Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa birçok ayrı öyküde anlatılan çeşitli olayların sonucunda bir vesileyle gemisine bindirmeyi başardığı Mehmet Bey'i Midilli Adası'na vardıklarında boğdurtarak öldürtür ve cesedi orada gömdürtürken maktulün başını sultana gönderir.
İzmir, geçtiğimiz yüzyılda iki kez Aydın Vilâyeti merkezi olur. İlki 1841 yılında gerçekleşen ve iki yıl kadar süren bu durum 1850 yılının Haziran ayında Aydın Valiliği'ne atanan Damat Halil Rıfat Paşa'nın yönetiminde yinelenir ve Paşa vilâyet merkezini Aydın'dan İzmir'e nakleder ve bu durum Cumhuriyetin ilanına kadar bir daha değişmez. Görevinde yalnızca bir buçuk ay kalan Damat Halil Rıfat Paşa bu kısa zaman içinde özellikle nüfus idaresinin kayıtları ile vilâyet asayişini düzene koyar ve sonradan Devlet Hastanesi olacak Guraba-i Müslümin Hastanesi'nin temelini atmayı başarır. Ancak bu kadar kısa zaman içinde vali konağı olarak kullanılacak yeni bir binanın yapımı için çalışma yapacak zamanı bulamaz. Böyle bir binanın yapılması işi daha sonraları Mehmed Sabri Paşa'ya kısmet olur. Kendisi de İzmirli olan ve aralıklarla üç kez Aydın Valiliği görevine atanan Mehmed Sabri Paşa "Devlet dairelerinin bir çatı altında toplanmasını" sağlamak için uygun bir binanın mutlaka yapılmasının gerekliliğine düşünmektedir. Bu nedenle o yıllarda harap hale gelmiş olan Kâtipzade konağı kısa zamanda yıktırılarak 1872 yılı sonlarında İzmir Hükümet Konağı'nın yapımına başlanır.
Birinci ve İkinci Meşrutiyet dönemlerini, işgali ve Cumhuriyet heyecanını yaşayan bu yapının ana binası kırk yıl kadar önce geçirdiği yangından sonra aslına olabildiğince sadık kalarak yeniden yapılır. Çevresindeki binalar yıkılarak yerlerine günümüzde de kullanılan çok katlı yapılar inşa edilir.
Konak Meydanı'nın tarihi içinde yaşadığı en önemli iki gün 15 Mayıs ve 9 Eylül günleridir. İzmir'in tarihte yaşadığı en büyük kâbus olan ve 15 Mayıs 1919 Perşembe günü Yunan askerinin Kordon'a ayak basıp Konak Meydanı'na yürüyüp öncelikle Hükümet Konağı ve Kışla'yı ele geçirmesiyle başlayan "İşgal", 9 Eylül 1922 Cumartesi günü Türk Askeri'nin Konak Meydanı'nda Kışla ve Hükümet Konağı'na bayrak çekmesiyle sona erer. Şehit Gazeteci Hasan Tahsin'in özgürlük adına ilk kurşunu sıktığı günden tam 3 yıl, 3 ay, 3 hafta ve 3 gün sonra gelen kurtuluş rüzgarı içinde Konak Meydan