Site Üyeliği      Yeni Üyelik   |   Şifremi Unuttum
Dil seçiniz
Dil seçenekleri ile ilgili çalışma devam etmektedir.

Hatay
Tanıtım Portalı

GÖNÜLLÜLERİMİZ

Gönüllülerimiz
Arasına katılın!
Siz de gönüllülerimizden biri olup, ülke tanıtımına katkıda bulunabilirsiniz.
YORUMLARINIZ

Kent Hakkında Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın!
Yorumlarınızı sitemizden bizlerle paylaşabilirsiniz.
E-DAVETİYE

E-Davetiye
Gönderin!
Dünyanın her köşesine e-davetiye göndererek şehrinizi tanıtabilirsiniz.
Sitemizi Tavsiye Edin, Paylaşın

Hatay şehri tanıtım portalı

Hatay ile ilgili aradığınız bir çok bilgiyi bu tanıtım portalında bulabilirsiniz. Hatay otelleri, Hatay turizm aktiviteleri, Hatay hakkında güncel haberler,Hatay fotoğrafları, Hatay yemekleri, Hatay şehrindeki kültürel etkinlikleri ve Hatay şehrindeki ilçeler hakkında doğru bilgiye bu tanıtım portalından ulaşabilirsiniz.
 
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
Ağrı Dağı’nın dünyanın en yüksek 2. volkanik dağı olduğunu
Rehberlik | Hatay Rehberleri
 

Şehrin Tarihçesi

Hatay Adının Kaynağı

 

Hatay yöresi, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir. Yöredeki yerleşmelerin tarihi, yaşamı kolaylaştıran ılıman iklim koşulları ve verimli toprakların varlığı nedeniyle, İÖ 100,000’le başlatılan Orta Paleolitik Dönem’e uzanmaktadır.


Hatay yöresini çekici kılan ve tarihin her döneminde göçlere açık olmasını sağlayan bir başka özellik de, Anadolu’yu Çukurova yoluyla Suriye-Filistin’e bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasıdır. Ayrıca, Mezopotamya’dan Akdeniz’e çıkmak için kullanabilecek en uygun limanlar, yine Hatay yöresindedir.

 

Hatay adının kaynağına ilişkin ilk bilgiler İÖ 1200’le başlayan Genç Hitit prenslikleri dönemine tarihlenmektedir. Bu dönemde, Amik Ovası'ndaki Hitit Prenslikleri’nin birleşerek Hattena Krallığı adını aldıkları bilinmekte, Hatay adının da buradan geldiği sanılmaktadır. Yöreye bu adı 1936’da Atatürk vermiştir. Hattena Krallığı’nın başkenti, bugünkü Kırıkhan yakınlardaki Kanula (Çatalhöyük) te kalıntıları bulunan yerleşim yeridir.


Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya’nın ise İÖ yy sonunda Antiokheia adıyla Slökidler’ce kurulduğu, Araplar’ın bu kentle Antekiye adını verdikleri bilinmektedir.

 

 

 

Antakya’nın Kurulması

 

Şimdiki kentin olduğu bölgede MÖ 4. yüzyılda Antigonia adlı bir başka kent vardı. Seleukos kralı I. Seleucus Antigonia'yı tamamen yıktırdı. Aynı yerde tahta geçişinin 12. yılında, MÖ 22 Mayıs 300 tarihinde törenle yeni bir kentin temelini attı. Bu kentin inşasında Antigonia'nın artık malzemesi kullanıldı, Antigonia halkı yeni kente aktarıldı ve burası Seleukos Devleti'nin merkezi oldu. Seleukos'un babasının adına izafeten "Antiokheia" adını verdiği bu yeni kent, Seleucus tarafından aynı adla kurulan 16 kentten biridir. Antakya diğerlerinden "Asi kenarındaki An­takya" veya "Defne yakınındaki Antakya" adlarıyla ayrılır.


Bilindiği kadarıyla Defne'nin (Harbiye) kuruluşu Antakya'dan öncedir. Seleukos Nikator; Defne'de güzel caddeler, tiyatro, mesire yerleri kurdu. Tapınakları ve caddeleri, başta Apollon heykeli olmak üzere heykellerle süsledi.


Aslında Defne'ye bu kadar önem verilmesinin tek sebebi, buranın sayfiye yeri oluşu değil, daha çok mitolojideki konumu (Defne kutsal efsanesi) nedeniyle buranın kutsal sayılmasıydı.


"lzgara plan" olarak tanımlanan ve Xenarius tarafından çizilen kent planında sokaklar kışın güneşi görecek, yazın ise; Asi Vadisi'nden gelen rüzgarı alacak şekilde düzenlenmiştir. Lazkiye’nin planının da aynı olması nedeniyle Antakya ve Lazkiye uzun süre "kardeş" veya ikiz kentler" olarak tanımlandı. İmparatorluğun başkenti olan Antakya, zamanla dünya çapında önemli bir ticaret ve sanayi merkezi oldu.


Kent, her biri ayrı surlarla çevrili dört mahalleden meydana geldiği için Antakya'yı "tetrapolis" (dördüz şehir) olarak nitelemiştir:


İlk iki mahalle krallığın kurucusu Seleukos I.Nikator tarafından Asi kenarında kurul­muş, birine Makedonyalılar ve Yunanlılar, öbürüne Suriyeliler yerleştirilmiş.


Ası nehri içinde bulunan üçüncü mahalle Seleukos II.Kallikinos (MÖ 246-226) tarafından kurulmuştur. Kral sarayı burada idi.


Epifania adı verilen dördüncü mahalle ise Silpius Dağı eteğinde, kente en parlak dönemi yaşatan Antiokhos IV. Epifanes (MÖ 175-164) tarafından kurulmuştur.


MÖ 195 yılında Antiokhos III. döneminde Kartacalı Anibal Antakya'yı ziyaret etti. Bu dönemde Antakya'nın bölgede ticari ve askeri yönlerden önemli bir yeri vardı. Seleucos Devletinin başkenti olmanın ayrıcalığını taşıyan kent görkemli yapılarla donatılmıştı. Antiokhos Epifanes kentte su kemeri, kent Kurulu binası, Jupiter Kapitolinus Tapınağı ve daha önceki devlet agorasından başka bir de ticaret agorası yaptırdı. O dönemde sadece Miletos ve Pergamon gibi büyük kentlerde iki agora bulunurdu. Meyve bahçeleri, muhteşem yapıları ve anıtları ile herkesi cezbeden şehirde sık sık şölenler ve olimpiyatlar düzenleniyordu. Başkentin yakınındaki Defne (Daphneia) villalarıyla, caddeleriyle çok güzel bir yazlık kentti. Kent sirk, tiyatro, han, halk hamamları, mermer caddeler, tapınaklar, çeşitli heykellerle süslenmişti. Buraya çoğunlukla hanedan mensupları ve yüksek sosyete gelirdi. MÖ 67 yılında Kilikya Valisi Markius Reks şehirde bir sirk yaptırdı.

 

Roma Dönemi’nde Hatay

 

MÖ 64 yılında Antakya, serbest şehir statüsü ile Roma İmparatorluğu'na katıldı ve imparatorluğun Suriye Eyaletinin başkenti oldu. Bundan sonra şehri M.Ö. 47 yılında ziyaret eden Sezar'ın büyük yapılar kurulmasını sağladığını, Roma Valisi Cas­sius'un Partların kuşatmasına burada direndiğini, Antuvan ile Kleopatra'nın bu güzel beldede bir süre misafir kaldıklarını ta­rih kitaplarından öğreniyoruz.


Kaynaklara göre, Hristiyanlık Kudüs dışında ilk defa An­takya'da yayılmış, M.S. 34-36 yıllarında St. Paul, St. Barnabas ve St. Pierre Antakya sokaklarında vaaz vermişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de Yasin Suresi'nde sözü edilen Habib Neccar olayının da Hristiyanlığın Antakya'ya gelişiyle ilgili olup bu yıllarda Antak­ya'da meydana geldiğine inanılmaktadır. Hz. İsa'ya inanan­lara "Hristiyan" adı ilk defa burada verilmiştir.


MS 1. yüzyılda Antakya, yüzölçümü ve nüfus bakımından Roma İmparatorluğu’nun üçüncü Roma, İskenderiye ve Ktepsiphon'dan sonra dünyanın 4. büyük şehriydi. Dünyada ilk defa sokak aydınlatmasının Antakya’nın ortasından geçen iki tarafı mermer sütunlu muhteşem caddede (“Herod caddesi” olarak bilinen bu cadde bugünkü Kurtuluş caddesinin bulunduğu yerde ve aynı yöndeydi.) uygulandığı kaynaklarda belirtilmektedir.


Antakya, o dönemde bölge yolları yönünden de önemliydi. Mezopotomya'da Halep üzerinden gelen yol Akdeniz; Anadolu'dan güneye giden yollar Suriye, Arabistan ve Mısır’a buradan geçiyordu. Antakya her gün binlerce kişinin uğradığı ve konakladığı bir ticaret, sanayi, ikmal ve transit yeri, bir kültür merkeziydi. Bu dönemde Antakya, büyük saraylara, köşklere, heykellere, su yollarına, hipodroma, hamamlara ve hatta kanalizasyon sis­temine sahiptir.

 

Harbiye Çağlayanlarından Antakya’ya Su Getirilmesi

 

Antakya nehir kıyısında olmasına ve arkasındaki dağ etek­lerinde birçok su kaynakları bulunmasına rağmen su ihtiyacını gideremiyordu. Buna çözüm olmak üzere Defne çağlayanlarından şehre su getirilmesi düşünüldü ve ilk olarak I. Seleukos su kanalları yapmak üzere mühendisler görevlendirdi, şehre su getirildi. Caesar döneminde şehrin yukarı kısımlarında oturan halkın su ihtiyacını karşılamak için su kanalları yapıldı.

 

Antakya’nın Deniz Kapıları: Limanlar

 

Antakya’nın ticaret ve kültür yaşamı çok hareketliydi. İhracat ve transit ticareti kentin başlıca ge­lir ve zenginlik kaynaklarından biriydi. Seleukeia limanı yapılınca deniz trafiğinin merkezlerinden biri haline geldi. Şehir için çok önemli olan limanı sellerin getirdiği kum ve çakılların doldurmasına karşı korumak için Roma döneminde 130 metrelik kısmı dağın altından geçen 1380 metre uzunluğunda, 6x7 metre genişliğinde muazzam bir kanal inşa edildi. Trajanus ve Valens zamanında burası deniz üssü olarak kullanıldı.


Özellikle MS 4. yüzyılda Asi Nehrinin büyük gemiler için ulaşıma elverişsiz hale gelmesinden sonra Seleukeia Pieria limanının önemi daha da arttı. İslamiyet’in ilk devirlerinde burası “Salukiya” adıyla anıldı. Daha sonra Asi Nehri ağzındaki liman El Mina-Süveydiye Limanı yeniden önem kazandı. Antakya Prensliğinin kurulmasıyla iyice gelişti ve Antakya’nın batıya açılan kapısı oldu.

 

Olimpiyatlar Şehri Antakya

 

Antakya eskiden dünyanın en görkemli olimpiyat oyunlarının düzenlendiği merkezlerden biriydi. Antakya'da olimpiyat niteliğindeki ilk festivalin MÖ 195 yılında Daphneia'da (Defne-bugünkü Harbiye) yapıldığı söylenir.

 

Antakya eski tarihlerde görkemli olimpiyat oyunlarının düzenlendiği dünyanın sayılı merkezlerinden biriydi. O zamanlar, bir gün süren ve sadece atletizm etkinliklerine yer verilen olimpiyatların; Antakya’da festival niteliğinde ilk olarak MÖ 195 yılında bugünkü Harbiye de eski adıyla Daphneia’da yapıldığı dile getirilmektedir. 30 gün süren bu oyunlara, yıllar geçtikçe daha çok devletler ve ülkeler ilgi göstermiştir. Bunların içinde en görkemli ve zengin festival korteji, MÖ 167 yılında Antiokhos IV. Epifanes zamanında Harbiye’de gerçekleştirilmiştir. Tarihsel belgelerde ”30 gün süren bu oyunlarda, ucu, sonu görünmez kortejlerde, Roma’dan, Galat ve Misya’dan beşer bin, Kililya’dan, Trakya’dan üçer bin, Makedenya’dan yirmi bin genç yarışmacı kahraman ve süvari, zırhlı, altın başlıklı, altın ve gümüş kalkanlı olarak geçerken, elli çift gladyatör de katılanlar arasında geçmiştir. Çok sayıda tanrı ve tanrıçalar, beraberlerinde rahipleri ve bakireleriyle Fenike, Kapadokya, Kilikya Mısır, Suriye ve Grek diyarlarından gelerek coşkuyla oyunları ve festivalleri izlerler, eğlenirler ve sonunda ülkelerine dönerlerdi” denilmektedir.


Antakya’da Olimpiyat oyunları, imparator Augustus zamanında düzenli olarak yapılmaya başlanmıştır. Her dört yılda bir, Ekim ayında 30 gün süre ile yapılan bu etkinlikler kısa zamanda Roma diyarlarının en ünlü festivali konumuna gelmiştir. Zaman içerisinde, işi yürüten görevlilerin suiistimalleri nedeniyle aksayan oyunlar ve festivaller zevksizleşmiş, önemsenmez olup, sonunda İmparator Claudius zamanında düzenlenemez olmuştur. Ancak Antakya halkı İmparator Claudius’tan yeni bir düzenlemeyle bir festival gerçekleştirmesini istemiştir. MÖ 43-44 yıllarında yeniden düzenlenen bu oyunlar, 5 dalda yapılmış ve “olimpiyat” adını almıştır. Tiyatro, müzik ve temsil etkinlikleri yanında hipodromda seyirlik ve atletik yarışmalar şeklinde yapılan oyunlar 5 yılda bir Ekim ayında, gökte ayın görülmesi ile başlayıp 30 gün sürmüştür.


Ancak depremler, savaşlar ve diğer toplumsal olaylar nedeniyle olimpiyatlar düzenli olarak yapılamayınca 15-20 yıl arayla yapılabilmiştir. Nitekim bu oyunlar MS 129 yılından Commodus döneminin sonu olan 192 yılına kadar 6 kez düzenlenebilmiştir. Commodus bu oyunlara düşkün olduğundan özel ilgi gösteriyor, onun girişimleriyle yeniden düzenlenerek, 45 gün süreyle Temmuz-Ağustos aylarında muhteşem oyunlar yapılabilmiştir.

 

Oyunlarla birlikte festival ve eğlenceler de canlandırılmıştır. At yarışları, vahşi hayvan avları, dans ve komedyen gösterileri Antakya halkının tutkusu haline gelmiştir. Daha sonraları Komodeion, Septimus Severus, Caracalla , Diokletian gibi imparatorlar, kendi adlarına veya tanrı Zeus onuruna yapılmasını istedikleri Olimpiyat oyunlarına çeşitli düzenleme ve katkılar yaparak bu etkinlikleri 404 yıllarına kadar getirmişlerdir. Daha ileriki dönemlerde II. Theodusius zamanında maddi sıkıntılar yaşandığından yapılmama tehlikesi yaşanmıştır. Antiokhos Chuzon adlı bir vatandaş oyunların tüm mali yükünü üstlenmiştir. Böylece bu oyunların devamı sağlanmıştır.

 

Bu oyunlardan birinde İstanbul’un ünlü yarış arabası sürücüsü Calliopas’ın Antakya hipodromunda (şimdiki Küçükdalyan köyü) iyi sonuçlar elde etmesi, taraftarlar arasında şiddet olayların çıkmasına neden olmuştur. Son olarak MS 520 yılında çatışmaları önlemek ve muhalif grupları bastırmak amacıyla imparatorluk emriyle Antakya Olimpiyatlarından vazgeçilmiştir. Böylece olimpiyatlar sona erdirilmiştir. MS 526 yılındaki depremle yerle bir olan Antakya da ve Daphneia da bir daha eski görkemli olimpiyatlar yaşanmamıştır.

 

Depremler İşgaller ve Antakyanın Yeni Sahipleri

 

Antakya'da özellikle Seleucos ve Roma dönemlerinin pek huzur ve sükunet içinde geçtiği söylenemez. Depremler, yangınlar, kıtlık, salgın hastalıklar, ayaklanmalar, şehrin tarihin­de belli başlı dönüm noktalarını teşkil eden olaylardır. Özellikle beş büyük deprem Antakya, Defne ve Seleukeia Pieria'yı yerle bir etti. Bunlardan 29 Mayıs 526 akşamı meydana gelen deprem, tarihin en büyük depremlerinden biriydi. Şehirde festival için toplanmış çok sayıda ziyaretçi bulunuyordu. Hemen hemen tüm halk akşam yemeğindeydi. Bu yüzden can kaybı fazla oldu. 250.000 kişinin öldüğü bu depremde Defne ile Seleukeia Pieria da yerle bir olmuştur.


Romalıların gözde şehri, doğu başkenti olan ve zaman zaman imparatorlara ev sahipliği yapan Antakya, ayaklanmalar, depremler, yangınlar ve salgın hastalıklar dışında işgallerin yıkımına da hedef oldu. Bunlardan başlıcaları: 256 ve 260 yıllarında Sasani Hükumdarı Şapur I’ in işgali, 540 yılında İran' ı zapt edip yağmalaması ve yakması, 611-628 yılları arasındaki İran işgali sayılabilir.

 

Hatay’da İslam Dönemi, Bizans Dönemi, Haçlılar ve Selçuklular Dönemi

 

Antakya, belki de tarihi boyunca depremlerle en çok yıkılmış şehirlerden birisidir. 526 ve 528 depremlerinden sonra yeniden kurulan Antakya, 540 yılında İranlıların işgaline uğradı. 611-628 yılları arasında yine İran işgali altında kalan Antakya, İranlılar tarafından bo­şaltıldıktan sonra yeniden Bizans egemenliğine girdi. Bizans kuvvetlerinin 636'da İslâm orduları karşısında yenilgiye uğradığı Yermük Savaşı'nın ardından Ebû Ubeyde b. Cerrah idaresindeki İslâm kuvvetleri tarafından kuşatıldı. Kuşatma uzun sürdü, Hz. Ömer'in tavsiyesi üzerine şehre zarar verilmemek maksadıyla çatışmaya girilmedi. Nihayet, halkın bir dinar ve bir cerîb (hububat ölçeği) cizye ödemesi şartıyla şehir teslim oldu.


Ebû Ubeyde'nin ayrıl­ması üzerine şehir halkı ayaklandıysa da İyâz b. Ganm ve Habîb b. Mesleme'nin gönderilmesiyle şehir eski antlaşma üzerinden yeniden itaat altına alındı. Bir başka ayaklanma da Amr b. As tarafın­dan bastırılmıştı. Fetih sonrası muhte­melen şehrin nüfusu azaldı. Bir kısım halk şehri terk etti. Hatta bu sebeple şehrin yeniden iskânı için faaliyette bu­lunuldu. Nitekim Belâzürî, Muâviye'nin Antakya'ya kırk iki cemaat yerleştirdi­ğini belirtir. Ayrıca yine Muâviye ve Velîd b. Abdülmelik dönemlerinde buraya nüfus nakli yapıldı. Antakya İslâm hâkimiyetinde bir serhat şehri (sagr) özelliğini kazandı, bir askeri üs ve meydana gelebilecek saldırıları durduracak savunma noktası haline geldi.


Abbasîler döneminde Kilikya'nin merkezi oldu. Me'mûn ve Mu'tasım za­manlarında bölgeye Türk idareciler gönderildi. IX. yüzyılda Abbasî Devleti'nin gerilemesi üzerine şehir 877'de Ahmed b. Tolun'un idaresi altına girdi, ardından da İhşîdiler'in eline geçti. Daha sonra, hâkimiyetlerini Kuzey Suriye ve Kilikya'ya kadar uzatan Hamdânoğulları'ndan Ebü’l-Ali Hasan 944'te Antakya'yı aldı. Fakat Bizans İmparato­ru II. Nikephoros Phokas Suriye'ye açtığı bir sefer sırasında 968'de şehri almayı başardı. Onun yerine geçen ve faaliyetlerini Suriye ve Filistin'e kadar uza­tan Jean Tzimiskes Antakya Kalesi'ni yeniden tahkim ettirdi. Şehir 1084 yılı­na kadar bir asırdan fazla Bizans hâki­miyetinde kaldı. Bu dönemde şehrin ti­carî önemi sürdü. Bizans'ın ham ipeği, ipekli kumaşları, diba, keten bezleri, ehil hayvanları Halep'e gönderiliyor, Uzakdo­ğu malları da Basra ve Fırat üzerinden şehre geliyordu. Bizanslılar tarafından ticarî imtiyaz tanınan Venedikli tüccar­lar da Antakya'da ticaret yapıyorlardı.


Antakya daha sonra bölgede faaliyet gösteren Selçukluların akınlarına hedef oldu. 1075 yılı sonları ile 1076 başlarında Kuzey Suriye'de görünen Kutalmışoğlu Süleyman Şah Halep, Selemiye ve Antak­ya'yı alma teşebbüsünde bulundu. An­takya Kalesi'ni kuşattı ise de 20.000 altın ödenmesi şartıyla bir süre sonra kuşat­mayı kaldırdı. 1083'te Alparslan'ın oğlu Tutuş Antakya üzerine yürüdü, ancak şehri alamadı. Bu sırada Musul Ukaylî Emîri Şerefüddevle Müslim'e haraç öde­yen Antakya'yı Bizans adına Ermeni Philaretos Brachamios idare ediyordu. Hat­ta Bizans'ın zaafından istifade ile Maraş, Urfa, Malatya ve Sümeysâfı ele geçirerek müstakil bir devlet kurmuştu. Ancak kısa bir süre sonra 12 Aralık 1084'te Kutalmışoğlu Süleyman Şah şehri ele geçirdi, bir müddet dire­nen kale ise 12 Ocak 1085'te düştü. Sü­leyman Şah şehir halkına iyi davrandı, Mar Cassianus Kilisesi'ni camiye çevir­di; buna karşılık iki yeni kilise yapılmak üzere bir araziyi Hristiyan halka tahsis etti. Onun Antakya'yı alması üzerine Ukaylî Emîri Müslim harekete geçip An­takya üzerine yürüdü ise de yapılan savaşta mağlûp oldu. Süleyman Şah'ın ölü­münden sonra Melikşah buraya Yağısıyan'ı tayin etti.


Haçlı orduları 21 Ekim 1097'de şehir önlerine geldikle­rinde Yağısıyan Antakya emîri bulunu­yordu. Şehir Haçlılara 3 Haziran 1098'e kadar direndiyse de Yağisıyan'ın kuman­danlarından Fîrûz'un ihaneti sonucu zaptedildi. Şehir halkı kılıçtan geçirildi. Ku­şatmaya yardımcı olan Cenovalılar'a bu­rada bir çarşı, otuz kadar ev, bir kilise, bir çeşme verildi. Haçlılar zamanında Antakya Antikçağ'daki gibi kuzey tara­fa doğru gelişmişti. Soğuksudan Hacıkrüş ve onun biraz berisindeki bugünkü yerleşme yerine doğru uzanıyordu.


An­tik dönemde Parmenius adıyla bilinen sel yatağı Hacıkrüş, Haçlılar zamanında Onoptiktes adıyla anılıyor­du. Muazzam surlarda ise bu döneme ait beş kapının adı bilinmektedir. Bun­lar kuzeyde St. Paul Hacıkrüş'te Küçük Demirkapı, Asi üzerinde Köprü Kapısı, güneyde St. Georges yerleri belirlenemeyen Porte de Jardins ve Porte du Chien idi. Ayrıca bu sırada ismen bilinen beş mahallesi kuzeyde St. Paul, merkeze yakın Amalfililer ve Pizalılar'ın oturduğu St. Sauveur, yerleri belli olmayan Panticellos ve St. Thomas idi. Arap ve Batı kaynaklarında bir “Su şehri” olarak anlatılan Antakya Batı ile olan ticarette önemli bir mevkiye sahip oldu. O sırada güçlü bir İslâm devletinin olmayışı, siyasî parçalanma Bizanslıların ve Haçlıların uzun süre bura­ya hâkim olmalarını sağladı.


Moğol istilası sırasında Antakya herhangi bir saldı­rıya uğramadı, hatta Moğolların korku­sundan şehre birçok Hristiyan ve Müslüman sığındı, nüfus bu yüzden artış gös­terdi. Haçlılar Antakya'yı bir prenslik ha­line getirerek Rober Guiscard'ın oğlu Bohemund'a vermişlerdi. 1268'e kadar buraya birçok Haçlı sülâlesi hükmetti. Bu son tarihte, Kuzey Suriye'deki Hristiyan hâkimiyetine son veren Memlûk Sultanı Baybars Antakya'yı kuşatma al­tına aldı. 18 Mayıs 1268'de yapılan bir genel hücum sonunda surlardan içeri gi­rildi, şehir mücadele ile alındığı için yağ­maya izin verildi, ayrıca vaktiyle Haçlıların yaptığı gibi halkın çoğu kılıçtan geçirildi, bir kısmı esir alındı. Şehir ate­şe verildi ve tahrip edildi.


Bundan sonra Antakya bir daha eski şaşaasına ulaşa­madı. Bu büyük tahribat muhtemelen, şehrin Batı dünyasının doğudaki önemli bir siyasî ve iktisadî merkezi, Hristiyan­lığın yayıldığı yer olması özelliklerinden dolayıdır. Baybars büyük bir ihtimalle şehrin Hristiyan dünyasındaki bu imajı­nı yıkmak istemiş olmalıdır.


İslâm âle­minde Halep'e önem verilmiş ve ticaret yolları burada düğümlenmiş olmasına rağmen Batılılar, Haçlıların doğudan sö­külmesinden sonra Memlükler'le tica­ret yaparak iktisadî bakımdan kalkındırmamak için ticaret yollarını Ayaş'tan Anadolu'ya çevirdiler. Baybars yıktığı şehri sonradan kısmî de olsa imar etti. Zira bunu gösteren ve Baybars'ın bir vakfiye düzenlediği Cündî Hamamı bu­gün de mevcuttur. Yine ilk Osmanlı tah­ririnde yer alan camilerin Memlükler zamanına ait olması mümkündür. Eski Antakya'dan ise sur kalıntıları, St. Pierre mağara kilisesi ve bunun solunda bu­lunan Charnion kabartma heykelinden başka bir şey kalmamıştır.

 

Antakya ve civarına ilk Oğuz aşiretlerinin yerleşmesi 1000 yıllarındadır. İlk Oğuz yerleşim bölgesi Yayladağı ve civarıdır. Dandanakan savaşından (23 Mayıs 1040) sonra bir devlet kurmayı başaran Selçuklular, plânlı bir fetih harekâtı çerçevesinde, Bizans hâkimiyetindeki Anadolu topraklarına akınlar yapmaya başlayan Selçuklular bu bölgeyi 1084 yılında zapt etmişlerdir. Sultan Melikşah 1086 yılında Halep’e ordan Antakya’ya gelerek şehri teslim almıştır. Antakya’dan Süveydiye’ye geçen Sultan Melikşah’ın Akdeniz’i gururla seyrettiği, iki rekat namaz kıldığı ve devletin sınırlarını babasından daha ilerilere götürdüğü için Allah’a şükrettiği, atını denize sürüp kılıcını suya çarptığı, sonra ayrılırken denizden aldığı kumları babasının türbesine götürüp kabrinin üzerine serptiği ve “ey babam, sana müjdeler olsun! Devletinin hudutlarını karaların nihayetine kadar götürdüm.” Diye haykırdığı kaynaklarda zikredilmektedir.
 

Antakya, Suriye Selçuklularının karışıklık içinde bulunduğu bir sırada,1098 yılında Haçlılar tarafından zapt edildi. Ruzbik adında bir Ermeni’nin ihanet sonucunda gerçekleşen bu düşüşten sonra, şehir Haçlıların duyulmamış vahşetlerine maruz kaldı. Bu dönemde bölgede bulunan Türk topluluğuna ait olduğu bilinen en eski eser Yayladağı’nda 1131 yılında yapılan ve Selçuklu mimari sitilini yansıtan bir minaresi olan camidir.

 

Osmanlılar Döneminde Hatay

 

Uzun bir süre Haçlı hâkimiyetinde kalan Antakya 1268’de Mısır Memluk Sultanı Baybars tarafından ele geçirildi. Ancak Antakya, Müslümanların merkez olarak geliştirdikleri Şam ile rekabet edecek durumda değildi .


Dulkadiroğulları Beyliği'nde, 1480 ile 1515 yılları arasında beylik yapmış olan Alaüddüvle Bozkurt'un, beylik merkezi Kahramanmaraş ile Gaziantep, Bahçe, Kadirli, Elbistan ve Bozok'tan başka Antakya'da da cami, medrese, imaret, türbe ve zaviye gibi tesisler inşa ettirdiği İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından belirtilmekte ise de bu eserlerden Antakya'da bulunanlar hakkında bir açıklama mevcut değil.
Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Haleb vilayetinin, Haleb Merkez Sancağına bağlı bir kaza merkezi olarak yönetildi. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Se­lim'in (1512-1520) Mısır seferinde Memluk Sultanı Kansu Gavri ile yaptığı 24 Ağustos 1516 tarihli Merc-i Dabık savaşından sonra, Halep'in işgalini takiben güney doğu Anado­lu'da, içlerinde Antakya'nın da bulunduğu ve o zamana kadar Memluk­ler elinde olan kentler birer birer Osmanlı hakimiyetine girdiler. Evliya Çelebi'ye göre, Antakya'nın fethini müteakip, kentin anahtarla­rı Sadrazam Yunus Paşa'ya teslim edilirken, Diyarbekir Beylerbeyi Bı­yıklı Mehmed Paşa vali tayin edildi.


Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar, dört asır Osmanlı hakimiyetinde kalan Antakya, bu süre içinde Halep vilayetinin, Halep merkez Sanca­ğı'na bağlı bir "kaza merkezi" olarak yönetildi. XIX. yüzyılın ikinci yarı­sı ile XX. yüzyıla ait umumi salnamelerle Halep Vilayeti salnamelerin­deki kayıtlara göre, imparatorluğun çöküşüne kadar, herhangi bir deği­şiklik olmadan bu statüyü muhafaza ettiği anlaşılmaktadır.


İstanbul'a uzak oluşu yanında Mısır'ın fethinden sonra bölgedeki as­keri önemini yitirmiş olmasına ilaveten, Ortadoğu'daki büyük geçiş yol­ları dışında kalmış olması gibi, zaman içinde değişen koşullar nedeniy­le, Osmanlı Devleti için önemsiz ve bu sebeple ihmal edilmiş küçük bir kasaba olarak asırlarca kendi halinde yaşamıştır.


Seleucus krallarına başkentlik yapmış, Roma çağındaki ihtişamı dille­re destan olmuş, imparatorluğun üç büyük metropolünden biri olarak imparatorların gözdesi olan ve bir zamanlar "Doğunun Kraliçesi" laka­bıyla anılmış olan Antakya'ya, Kanuni Sultan Süleyman, İran'a yapmış olduğu birinci sefer (Sefer-i Irakeyn) dönüşünde uğramıştır. 24 Kasım 1536'da vardığı Halep'de sekiz gün kalarak kentteki cami, kale ve türbe gibi yerleri ziyaret eden Kanuni Aralık ayının beşinci günü Antakya'ya gelmiş ve burada bir gece kaldıktan sonra ertesi gün İstanbul'a dönüş yolunda, İskenderun üzerinden Adana istikametinde yoluna devam et­miştir.


Mısır'ın Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra bu ülkeye giden her kafile muhakkak surette Antakya'da konaklar, oradan sonra yoluna de­vam ederdi. Ayrıca hac yolunda olması nedeniyle hacılar için de bir uğ­rak yeri idi. Sadrazam Moralı Hasan Paşa H. 1703-1704 yılında hacılar için Antakya'da bir cami, bir imaret bir mektep ve bir de hamam vakfetmiştir.


Türkiye Diyanet Vakfı yayını olan İslam Ansiklopedisi'nin Antakya maddesinde kentin özellikle XVI. Yüzyıl olmak üzere, Osmanlı döne­mindeki nüfusu, mahalleleri, umumi yapıları, ekonomik hayatı ve esna­fı hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır.


XVI. yüzyılda Antakya'da Meydan Ha­mamı, Cündi Hamamı, Beyseri Hamamı ve Mehmed Paşa Vakfı olan bir diğer ha­mam ile, içinde 101, dışında iki dükkanı olan bir bedesten, Dörtayak mahallesinde alt katında yirmi sekiz, üst katında yirmi iki oda ve iki dükkan bulunan bir han vardı. Cafer Ağa Vakfı olan Han-ı Sebil, yolcu ve devlet görevlilerinin kaldığı o devir içinde oldukça lüks bir konaklama yeri idi.
XVII. yüzyılın sonlarında Antakya'da vakıfları yirmi sekize ulaşan cami ve mes­cidler arasında Habib Neccar Camii ve zaviyesi ile Cami-i Kebir, en büyük yapı­lardı. Diğerleri mahalle ismini taşıyan mescidlerdi. Ayrıca Kapıağası Cafer Ağa Muallimhanesi, Farisiye Medresesi, Mağ­ribiye Zaviyesi vardı. 1710 yılında yapılan bir sayımda çeşitli mesleklere mensup 1161 esnaf ve buna ilaveten 2332 erkek nüfus tespit edilmiştir. 1838'de Antakya'nın nüfusu 6000 idi.


Sokullu Mehmet Döneminde de, Antakya’da imar faaliyetleri artmış ve bu dönemdeki yapıların çoğu günümüze kadar varlığını sürdürülebilmiştir. Payas’ta bulunan Sokullu Külliyesi bu döneme ait bir yapı olarak, günümüzde de büyük öneme sahiptir. Payas Kalesi 1567 de hendeği ile birlikte restore edilmiş bir Osmanlı kalesidir. Son yüzyılda hapishane olarak kullanılmıştı.


16.yy’da Antakya’nın demografik yapısı incelendiğinde, nüfusun birkaç defa tespit edildiği ve bu tespitin 1527’den 1589’a kadar değişmediği ortaya çıkmıştır. Ayrıca, bu dönemde gayrimüslim nüfusun olmadığı da kayıtlarda yer almıştır.


Osmanlı Döneminde, Antakya’nın bir önemi de, hac yolunun bu bölgeden geçmesinden kaynaklanmaktaydı. Bu yol Haremeyn-i Şerifeyn ile İstanbul arasındaki bağlantıyı sağlaması nedeniyle önemini hiç yitirmemiştir. Bu yol, Şam’dan, Kuzey Suriye’den geçip, dağlarla Akdeniz arasından dar bir geçit aracılığıyla İstanbul’a ulaşıyordu. Antakya’nın ileri gelenleri, Hac dönüşünde, Surre alayı ve Hac kafilelerini Şam sınırında karşılar ve kervanı bir iki gün ağırlarlardır.


Osmanlı Döneminde Antakya’nın ticari durumu ise; oldukça iyi organize edilmiş bir esnaf teşkilatına sahipti. İşlek çarşılara sahip olan Antakya Ahilik ilkelerine göre çalışılan lonca teşkilatı ile düzenlenmişti. Ticari açıdan önemli bir geçit bölgesi olan Antakya’da giren ve çıkan mallar üzerinden Bâc vergisi alınmaktaydı. Bununla birlikte, İskenderun limanı Süveydiye ve Payas iskeleleri de deniz ticareti açısından büyük önem taşımaktaydı. Ayrıca bu limanlar aracılığıyla askeri nakliyat da sağlanmaktaydı.
14. ve 15. yüzyıllarda Halep, Antep ve Antakya bölgesine göç eden Türkmen boylarının başında Avşarlar ve Bayatlar geliyordu. Kuzey Suriye Avşarlarından olan Gündüzoğulları Amik Ovasında, Köpekoğulları Antep’te ve Özeroğulları Dörtyol çevresinde yaşamaktaydı.


17. - 18. yy.larda Antakya, Lâskîye, Hama, Humus civarlarında konar-göçer Türkmen aşiretleri iskân edilerek, hem üretim dengesi oluşturuldu ve hem de bazı yerleşim yerleri imar edildi. 18. yy’a gelindiğinde; Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Osmanlı ordusunu yenerek Suriye’ye ulaştı. 1832’de yapılan savaşta, İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu yenerek bu bölgeyi ele geçirdi. İbrahim Paşa’nın kurduğu düzen 1839’a Tanzimat’ın ilanına kadar devam etti.


Ermeni faaliyetlerinin Antakya ve çevresini de etkisi altına alması, daha sonra bu bölgelerde yabancı okulların açılmasına da zemin hazırlamıştır. Bu okullarda başta Ermeniler olmak üzere bütün Hristiyan halka ve kısmen de yerli halka hizmet verilmekteydi. Bu okulların en büyük amacının; verdikleri eğitim sayesinde, ülkenin ekonomisinin ve bürokrasisini yavaş yavaş ele geçirmekte oldukları da tespit edilmiştir. Söz konusu okullardan ilki, Samandağ’da açılan İngiliz okulu ve bundan sonra Antakya ve İskenderun’da da şubeleri açılarak, misyonerlik hareketlerine devam etmişlerdir.
Antakya ve çevresi 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Osmanlı hâkimiyetine girdi. Osmanlı yönetiminde Antakya Halep eyaletine bağlı bir sancak ve bu sancağın merkezi idi. Sancak beyi tarafından yönetiliyor idi. Zaman içinde yapılan düzenleme ile Antakya kaza statüsüne getirilerek, Şam Beylerbeyliğine bağlı olarak yönetildi.


Kanuni Sultan Süleyman Tebriz seferi dönüşü Aralık 1535’te Antakya-İskenderun üzerinden Adana’ya geçmiş; daha sonraki yıllarda 1548-1549 kışını geçirdiği Halep’te iken yaptığı gezilerin birinde Antakya’ya tekrar uğramıştır. Kanuni Sultan Süleyman' ın buyruğuyla Belen’de cami, han, hamam ve imaret yapıldı. Belen' e 250 nefer derbentçi yerleştirdi. Daha sonraki yıllarda bölgeye 65 hane daha yerleştirilerek köy haline getirildi. Payas’ta eski kale yeniden yapıldı. Yine Payas’ta Sokullu Mehmet Paşa tarafından 1568 yılında yapımına başlanan cami, han, hamam, imaret 1574 yılında tamamlandı. Ayrıca yapılan iskele ve tersaneyi korumak için 1577 yılında limanın üst tarafına bir kale (Cin Kulesi) inşa edildi. Derbentçi olarak buraya 541 aile yerleştirildi.

 

Fransız İşgali ve Milli Mücadele Döneminde Hatay

 

Osmanlı Devleti döneminde belirli bir idari bütünlük veya coğrafi bölge olarak tanımlanmayan, Fransız işgali döneminde “İskenderun sancağı” (kısaca Sancak) olarak adlandırılan ve 1936 yılında Atatürk tarafından Hatay adı verilen bölgenin Anavatan’a ilhakı, Türkiye’nin diplomasi tarihi açısından üstün bir başarı ve örnek bir olay teşkil etmektedir.

İskenderun Sancağı I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa’nın Ortadoğu’daki nüfuz bölgesine dahil edilmiş, Milli Mücadele sırasında Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara İtilafnamesi ile Türkiye’nin güney sınırları tespit edilirken, bu bölge Türk toprakları dışında bırakılmıştı. Sancak bölgesi Misakı Milli sınırları içinde olmasına rağmen, Milli Mücadele’nin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığı bir sırada, Fransa ile savaşı sona erdiren bir anlaşma yapılırken; bölgenin Anavatandan ayrı kalmasını kabul etmek mecburiyeti hasıl olmuştu. Ancak Atatürk’ün liderliğinde yürütülen askeri ve siyasi mücadele sonunda bağımsızlığına kavuşan Türkiye, II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası siyasal konjonktürü ustaca değerlendirerek bu milli meseleyi tekrar gündeme getirmiştir.

Genelde Türkiye’nin olduğu gibi, Hatay’a yönelik politika da bizzat Atatürk tarafından, fakat; diğer ilgili kişi ve kuruluşlarla birlikte tespit edilip, önce, Hatay’a bağımsızlık verilerek Suriye’den koparılması, daha sonra da Anavatana ilhak edilmesi şeklinde cereyan eden iki aşamalı bir strateji izlenmiştir. Bu temel strateji çerçevesinde Hatay meselesini kan dökmeden, en son aşamasına ulaştıran Atatürk aramızdan ayrılmış. Başta İsmet İnönü olmak üzere, Türk devlet adamları da belirlenen strateji gereği mutlu sonucu elde etmişlerdir.

İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı içinde gizli olarak imzaladıkları Sykes-Picot Anlaşması ile Ortadoğu bölgesini paylaşmışlardı. Bu anlaşmaya göre Suriye, Lübnan ve Çukurova dolayısı ile Sancak bölgesi Fransa’nın nüfus bölgesine dahil edilmiştir. I.Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada, Sancak bölgesi Türk küvetlerinin kontrolünde bulunuyordu. Ancak Mütarekenin 7. ve 16. maddelerini ileri süren itilaf devletleri bölgede Yıldırım Orduları Komutanı olarak bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın direnmesine rağmen 4 - 9 Kasım 1918’den itibaren başta İskenderun Limanı olmak üzere Hatay, Urfa, Antep, Maraş ve Çukurova bölgesini işgal etmişlerdir. İşgallere paralel olarak gizli anlaşma gereği bölge Fransa’ya bırakılmış, Fransa da bölgedeki hakimiyetini sağlamlaştırmak amacıyla 27 Kasım 1918’de merkezi Beyrut’ta bulunan Fransız Yüksek Komiseri General Gouraud tarafından yayınlanan bir kararname ile “İskenderun Sancağı”nı kurmuştur.

Mondros Antlaşması ile bu topraklarda görevi bitmiş olan Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, tekrar geldiği Adana'da bu işgal hareketini müttefik orduları kumandanı Mareşal Allanby nezdinde protesto ederken, ilerde Hatay Meselesi haline gelecek olan bu konuya, o tarihten itibaren ilgi duymaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa Çukurova’da yapmış olduğu çalışmalarla bölge insanını ileride meydana gelebilecek işgallere karşı önce fikirsel olarak hazırlamış ve sonra da halkın örgütlenmesini istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yönlendirmesini dikkate alan bölge halkı kurtuluş fikri ile hareket ederek, düşman istilasına karşı milli mukavemeti oluşturmak amacıyla örgütlenmişti. Örgütlenen bölge halkı Kuva-yi Milliye adıyla küçük müfrezeler meydana getirerek işgallere karşı direnişe geçmişti. Böylece Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleriyle hareket eden bölge insanı, milli direnişin ilk kıvılcımını 19 Aralık 1919 da düşmana karşı sıkılan ilk kurşun ile Dörtyol’da başlatmıştır. Dörtyol yöresinde başlayan ilk Milli Mukavemetler, gittikçe bütün kutsal vatan topraklarına yayılmış, ayrıca çığ gibi büyüyerek, Milli Mücadele şeklini almış ve düzenli ordu şekline de dönüşerek, 9 Eylül 1922 günü düşmanın denize dökülmesiyle büyük bir başarıya ulaşmıştır.

Yerli halkın ileri gelenlerinden bir grubun Fransız yönetimine karşı mücadele kararı alması ile sancakta ilk direniş hareketinin çekirdeği kurulmuş oldu. Bu grubun liderliğinde hareket eden mücahitler, zaman zaman Fransız işgalcileri ile silahlı çatışmaya da girdiler. 13 Temmuz 1919'da İskenderun Sancağı'na gelerek halka Fransız yönetiminden memnun olup olmadıklarını soran Amerikan heyetine büyük çoğunluğun Türk idaresini istedikleri şeklindeki beyanı, Fransız yönetimine karşı başlatılan direniş hareketinin haklılığını göstermekte idi.

Sivas Kongresi'nde ilk esasları meydana çıkmış olan Misak-ı Milli kavramı ile ilgili olarak bu direniş hareketinin önde gelen isimlerinden Tayfur Ata Bey (Sökmen) ile Ankara arasında yapılan yazışmalarda, İskenderun Sancağı ve havalisinin de (Hatay) bu hudutlar içerisinde olduğunun Mustafa Kemal tarafından belirtilmiş olması, bir süredir Misak-ı Milli hududu dışında kaldıkları kuşkusu içinde olan bölge halkının maneviyatını yükseltti.


Şehrin Tarihçesi etiketleri
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Lütfen bekleyiniz...
Yorum yapmak için üye olmalısınız veya üst bardan üye girişi yapmalısınız.
Yorumunuz
olarak oturum açmışsınız. Çıkış?

1000