Site Üyeliği      Yeni Üyelik   |   Şifremi Unuttum
Dil seçiniz
Dil seçenekleri ile ilgili çalışma devam etmektedir.

Aydın
Tanıtım Portalı

GÖNÜLLÜLERİMİZ

Gönüllülerimiz
Arasına katılın!
Siz de gönüllülerimizden biri olup, ülke tanıtımına katkıda bulunabilirsiniz.
YORUMLARINIZ

Kent Hakkında Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın!
Yorumlarınızı sitemizden bizlerle paylaşabilirsiniz.
E-DAVETİYE

E-Davetiye
Gönderin!
Dünyanın her köşesine e-davetiye göndererek şehrinizi tanıtabilirsiniz.
Sitemizi Tavsiye Edin, Paylaşın

Aydın şehri tanıtım portalı

Aydın ile ilgili aradığınız bir çok bilgiyi bu tanıtım portalında bulabilirsiniz. Aydın otelleri, Aydın turizm aktiviteleri, Aydın hakkında güncel haberler,Aydın fotoğrafları, Aydın yemekleri, Aydın şehrindeki kültürel etkinlikleri ve Aydın şehrindeki ilçeler hakkında doğru bilgiye bu tanıtım portalından ulaşabilirsiniz.
 
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
Mersin’de turizme açık 17 mağara bulunduğunu
Rehberlik | Aydin Rehberleri
 

Şehrin Kültürü

HALK TİYATROSU


Köy Seyirlik Oyunları

 

Aydın’da genellikle Karpuzlu ilçesi köylerinde görülen köy seyirlik oyunları asker uğurlamalarında, düğünlerde, bayramlarda oynanır. Büyük bir coşku içerisinde oynanan oyunlar, bu özel günlerin eğlence kaynağıdır. Oyunlar, genelde askerlik çağına gelmiş gençler tarafından oynanır. Seyirciler de bir şekilde oyuna dahil edilmeye çalışılır.

 

1- Çiftlik Oyunu
2- Deve Oyunu
3- Arap Oyunu
4- Sınır Taşı Oyunu
5- Gelin Kaçırma Oyunu
6- Ayı Oyunu
7- Köçek Oyunu
8- Gavur İmam Oyunu

 

Çiftlik Oyunu


Bayramın ikinci veya üçüncü günü 7-8 kişi ile oynanır. İki kişi öküz, üç kişi Arap, bir kişi Baytar (veteriner), bir kişi de Çiftçi olur. Öküzlerin boynuna boyunduruk, arkalarına ise kütük bağlanır. Araplardan biri öküzlerin önündedir ve onlara yol gösterir. Öküzlerin ve Arap’ın önünde yaşlı bir adam, sırtında torba, buğday ya da arpa savurur. Bu uzun bir süre devam eder. Bir süre sonra öküzler rahatsızlanır ve çökerler. Arap öküzlere elindeki sopayla dürter ancak bir sonuç alamaz. Bu arada domuz yavrusu öküzlerin bulunduğu yere gelirler. Araplar domuzların öküzlerin yanına gelmesini engellemeye çalışır. Araplar öküzleri kaldırmak için yine uğraşırlar, ama başarılı olamazlar. Araplardan birisi gider ve baytar bulup gelir. Baytar öküzleri kontrol eder, güzel bir şekilde muayenene eder. Daha sonra elindeki kâğıt parçalarını öküzlerin altına yapıştırır ve onları ateşe verir. Öküzler zorunlu olarak kalkarlar. Ateşin verdiği rahatsızlıkla çevreye saldırmaya başlarlar. Burada hedef seyircilerdir. Boyunlarındaki boyundurukla sıkıştırdıkları seyircileri Araplar ellerindeki sopalarla bir güzel döverler ve Araplar ve öküzlerin alanı terk etmesiyle oyun sona erer. Oyun süresince davul ve zurna oyunculara eşil eder. (Uyguç, 1998:86-87)

 

Deve Oyunu


Dört kişiyle oynanır. İki kişi deve kılığına girer. Onların önünde de deveyi çeken bir Arap vardır. Davul zurna eşliğinde oynanan oyunda arap deveyi bir süre seyircilerin önünde dolaştırır. Daha sonra deve davul zurna ekibinin önüne gelince hastalanıp yatar. Bir baytar gelir ve deveyi muayene etmeye başlar.

 

Burada amaç deve kılığına giren oyuncuların orasını burasını mıncıklamak huylandırmaktır. Daha sonra yatan devenin altına patlayıcı bir madde atar ve devenin alelacele kalkmasını sağlar. Can havliyle kalkan deve etrafa saldırmaya başlar. Açık olan bakkallara girer ve bakkal sahibinin kendisine verdiği armağanları alır. Daha sonra tekrar davul zurna ekibi önüne gelir.
Davul zurna eşliğinde ağır bir tempoda Köroğlu (yöresel adıyla “dağda gezerim”) oyunu oynar ve oyun sona erer. (Uyguç, 1998:87)

 

Karpuzlu-Tekeler Köyünde Deve Oyunu


Arap Oyunu


“Akçaabat yöresinde oynanan bir oyundur. Sadece düğünlerde oynanır. Oyun, düğünün kına günü, kına kafilesi, kız evinden geldikten sonra, erkeğin evinde oynanır. Oyunda iki arap vardır; eski elbise giydirilmiş, komik görünümlü, eli yüzü isle boyanmış iki kişi seçilir. Bunlar, köyden iki gençtir. İki zeybek vardır; yöresel zeybek kıyafetleri bulunabilirse onlar giydirilir, bulunamazsa, benzetilmeye çalışılır, ikisinin de başında sarı yağlıklar (pöçü denilen, yöresel erkek başlıkları) vardır. Kadın kıyafeti giydirilmiş, gelin rolünde bir erkekle, bir de muhtar vardır. Araplar meydana gelir. Şöyle bir meydanda dolaşır, sersem sersem çevresine bakınırlar ve giderler. Böylece, düğün halkı ve köylü arap oyununun oynanacağını anlamış olur. Meydanda, düğün evinin çalgıları çalmaktadır, Bir süre sonra, komik şekilde süslenmiş bir eşeğin üzerine bindirilmiş olan gelin, iki zeybekle meydana gelir. Gelin, eşekten indirilir ve eşek bir köşeye bağlanır. Daha sonra, zeybekler ve gelin, davul zurna takımının yakınında bir yere.masaya otururlar. Zeybeklerden biri gelinin yanından hiç ayrılmaz, diğeri çıkar meydanda, davul zurna önünde oynar. Bunu dönüşümlü olarak yapmaya başlarlar. Bu ara, bir köşeden gizlice onları izleyen araplardan biri gelir ve çalgıcıları tehdit ederek susturur ve kaçıp gizlenir. Çalgının sustuğunu gören zeybek sinirlenir. Gelir çalgıcılara, neden sustuklarını sorar. İsterlerse para vereceğini, çalmalarını söyler. Çıkarır, para verir ve çalgılar yeniden çalmaya başlar. Arap, yine gizlice gelir ve çalgıyı susturur ama o an zeybek arabı görmüştür. Peşine takılır ve onu kovalar. Bu birkaç kez böyle tekrar eder. Arapların amacı, zeybeklere, oyun sırasında rahatsız etmektir. Daha sonra zeybeklerin oyunları biter. Zeybekler, gider gelinin yanına oturur. Bu kez sahneye araplar çıkar. Meydana gelip, muhtarı sorarlar. Birileri muhtarı gösterir. Araplar muhtara, aç olduklarını söylerler. Muhtar, onlara beleşe ekmek veremeyeceğini, çalışmaların ister ve ne iş yaptıklarını sorar. Araplar, her işi yapabileceklerini söylerler. Alanın bir köşesini gösterir muhtar ve "Orası benim tarla, gidin orada biraz çalışın da yiyeceğiniz ekmeğin hakkını verin." der. Araplar, ellerinde çeşitli tarla araç gereci ile, komik davranışlar sergileyerek çalışırlar tarlada bir süre. Muhtar, daha sonra onlara yemek getirir ve araplar yemeğe başlarlar. Bu yemek, genellikle yoğurttur. Araplar yoğurdu oralarına, buralarına sürerler, ellerine yüzlerine bulaştırırlar. Artık karınları doymuştur. Yine muhtarın yanına gelirler ve evlenmek istediklerini söylerler ve gelini gösterirler. Muhtar onlara yine çalışmaları gerektiğini söyler, Araplar yine bir süre çalışırlar. Daha sonra, araplar gelini meydana çıkarırlar ve oynamaya başlarlar. Zeybekler bu ara oynayan araplarla gelinin çevresindedirler, Bu ara iki arap aralarında kıskançlık yüzünden kavgaya başlarlar. Bu kavgayı ayırmak için muhtar ve efeler araya girmeye çalışırlar. Bir süre sonra, araplardan biri bir fırsatını bulur ve gelini omuzuna aldığı gibi kaçırır ve oyun biter.” (Uyguç, 1998:88)


Sınır Taşı Oyunu


Akçaabat yöresinde oynanan bir oyundur. Genellikle bayramlarda, kapalı alanda oynanır. Çiftçi rolünde iki kişi (bunların iri yarı olmalarına dikkat edilir), iki tohum torbası rolünde, genç ve zayıf insan ve bir sınır taşı; beş kişilik bir oyundur. İki çiftçinin de sırtına, tohum torbası rolündeki gençler bağlanır. Sırtına konulur, elleri boynuna dolanır ve önden bağlanır; ayaklan beline dolanır ve karın üzerine bağlanır. Sınır taşı görevini gören kişi yere çökertilir ve elleri ile ayakları bağlanılarak oturtulur. Bu ara iki çiftçi de birbirinden habersiz, birkaç rekat namaz kılar ve tarlaya girip ellerindeki, karasabana benzetilen sopalarla çiftlerini sürerler, Daha sonra sırtlarından aldıkları tohumları tarlaya atmaya başlarlar. Bu ara, çiftçilerden biri sınır taşını görür. "Hay Allah. Bu taş geçen yıl iki metre ötedeydi, kim getirip koymuş bunu buraya?" diyerek, taşı ayağıyla ve elindeki sopayla birkaç metre ittirir. Taş yuvarlanarak gider. Çiftçi tohumunu atmaya devam eder. Bu ara aynı yere diğer çiftçi gelir, Aynı şeyleri o da söyleyerek taşı bu kez diğer tarafa ittirir. Çiftçiler birbirinden habersizdirler. Bu, bir süre böyle devam ettikten sonra çiftçiler karşılaşır. Ağız dalaşına başlarlar. Daha sonra birbirlerini itmeye, ardından da ellerindeki sopalarla birbirlerine vurmaya başlarlar, Burada dayağı yiyen çiftçiler değil, sırtlarındaki tohum torbası görevini gören gençlerdir. Sonra oyun biter. (Uyguç, 1998:89)

Gelin Kaçırma Oyunu


“Bu oyunu Tekeler Köyü'nde izlediğim için, köyün oyununun seyri Tekeler Köyü'ndeki gibi işlenecektir. Tekeler Köyü'nün ünlü seyirlik oyunlarından biridir. Yaklaşık her yıl Ramazan ve Kurban Bayramlarında oynanır. Oyunu götüren kişi, gelin rolünü üstlenen kişidir. Gelin, genellikle gençlerden biri tarafından oynanır. İzlediğim Gelin Kaçırma Oyunu'nda gelin rolünü, 1998 Kurban Bayramı'nda. bayram kahyalarından (Tekeler Köyü'nde, oyunlar, o yıl askere gitme zamanı gelmiş olan gençler tarafından düzenlenir. Oyunları düzenleyen gençlere "Bayram Kahyası" adı verilir.), o yıl askere gidecek olan Adem Akbulut tarafından oynandı. Gelin, eski, kullanılmış bir gelin elbisesi giydirilir. Başa bir eşarp bağlanıyor ve yüz, bir tülbentle örtülüyor ama gözler açıkta kalıyor; ayağına da lastik bir ayakkabı giydiriliyor. Gelin dışında, geline koruma olarak bir efe bulunuyor. Efeye, eski bir efe elbisesi giydiriliyor. Efenin iki göğsü üzerine iki adet ayna yapıştırılıyor. Efenin omzunda eski, dolma tüfeklerden bulunuyor. Oyunda ayrıca iki arap bulunuyor. Araplar, genellikle, yüzleri isle boyanmış oluyor ve elbiseleri komik, gülünç şekle sokuluyor. Bu, giydikleri elbiseleri ters şekilde giymeleriyle de yapılabilmektedir. Seyirlik oyunlarda az görülse de, Gelin Kaçıma Oyunu'nda seyirciler oyunun esas kahramanlarıdır. Oyun, Tekeler Köyü'nün Kefenlik Mevkii'nde başlar. Gelin ve efe giydirilir. Daha sonra, yüzleri isle karartılmış olan araplar, çevrede oyunu izlemeye gelen seyircileri, ellerindeki sopalarla kovalarlar ve belli bir uzaklıkta tutmaya çalışırlar. Bu ara, seyirciler arasından seçilen bir genç getirilir ve gelin, gencin sırtına bindirilir. Bu ara daha önce tutulan çalgıcılar hızlı bir ritimle yöresel türküleri çalmaktadırlar. Oyun grubu, Kefenlik Mevkii'nden, oyunun biteceği alan olan Gavalanı Mevkii'ne doğru yürümeye başlar. Gelin bu ara, gelinin seçtiği diğer, çevrede seyirci olar gençlerden birini seçer ve diğerinin sırtından iner ve ona biner. Bu, rutin bir şekilde devam eder. Bu ara, seyircilerin geline yaklaşmalarına araplar izin vermemeye çalışır. Ama, seyirci olan diğer gençler, gelip gelini almak ve kaçırmak isterler. Gelini kaçırmaya gelen gençlere efe elindeki tüfekle engel olmaya çalışırken araplar, ellerindeki sopalarla onları kovmaya çalışır. Bu ara efe; "Gelin bizim, o bize lazım''diyerek gelenleri kovmaya çalışır. Seyirci de oyuna katıldığı için, hep birlikte Kavalanı Mevkii'ne kadar gelinir. Bu alanda, gelin bir sandalyeye oturtulur. Çevresinde sürekli dönen arap onu korumaya çalışır. Bu ara diğer arap halkı ondan uzak tutmaya çalışır. Oynanılır ve oyun sona erer.” (Uyguç, 1998:90-91)

Diğer Oyunlar:


Ayı Oyunu

Genellikle askerlik çağındaki gençler tarafından oynanır. Ayı, ayı yavrusu, arabı canlandıran üç oyuncu vardır. Seyircilerden arada oyuna katılanlar da olur.


Köçek Oyunu

Gavur İmam Oyunu


Kaynakça:
UYGUÇ, Arif (1998), Dünden Bugüne Karpuzlu

 

HALK MÜZİÄžİ VE MÜZİK ARAÇLARI


Erkek:Aydın Zeybeği, Harmandalı Zeybeği, Eski Tavas Zeybeği, Ortaklar Zeybeği v.b.

 

Kadın :Harmandalı Zeybeği, Muğla Zeybeği, Fatma Gelin, İnce Mehmet

 

EL SANATLARI


İnsanların gereksinimleri doğrultusunda ortaya çıkmış, doğa şartları, yaşayış özellikleri ve iklim gibi etkenlerle çeşitlilik göstermiş olan el sanatları Aydın ve çevresinin önemli kültürel özelliklerindendir. El sanatlarından bazıları; İğne oyaları, kıl dokumacılık, toprak seramik yapımcılığı, semer ve eğer yapımcılığı ve hasır dokumacılığıdır.

 

Dokumacılık

 

Giyim kuşamda kullanılan dokumalar sanayileşme sonucu önemini yitirmişse de yörenin el dokuması halı, kilim ve heybeler kendilerine özgü nakış ve renkleriyle ünlüdür. Sumak tekniği ile dokunan Yörük çuvalları da yöreye özgü özellikler taşır. Aydın’da sürdürülmekte olan geleneksel bir dokuma örneği de her türlü iklim koşullarına elverişli olan kıl çadır örtüsü yapımıdır. Kıl dokumacılığın ham maddesi keçi kılıdır. Yılda bir defa keçilerden kesilerek elde edilen kıllara “kırkım kılı” adı verilir. Tabakhanelere giden keçi derilerindeki kılların tabaklanarak elde edilen kıllara da “tabak kılı” adı verilir. Dokumacılar çobanlardan ve tabakhanelerden aldıkları kılları el taraklarında ve tarama makinelerinde temizleyerek, tiftiklerini ayırdıkları kılları çarklarda bükerek ip haline getirirler. Genelde bayanların yaptığı bu işlemden elde edilen iplere “gazıl” denir. Gazıllar erkekler tarafından dokuma tezgahlarında dokunarak harar, çuval, heybe, at çulu, kolan,deve çulu, çadır, yağ torbası,un çuvalı, yem torbası olurlar. Günümüzde tarımın makineleşmesi ve plastik hammadde ürünlerinin yaygınlaşması sonucunda bu ürünlere olan ilgi azalmıştır. Kıl çadır dokumacılığı Bozdoğan ilçesinin Olukbaşı, Dutağaç ve Kızılca köylerinde yoğun olarak yapılmaktadır. (AKTAKKA-DEMİRCAN, 2006:49-50)

 

İğne Oyası


Dünya literatüründe “Türk danteli” olarak bilinen iğne oyalarının çok eskilere dayanan bir geçmişi bulunur. Bazı kaynaklar, iğne oyaları ile yapılan örgülerin XII. Yüzyılda Anadolu’dan Balkanlar’a oradan İtalya yolu ile Avrupa’ya yayıldığı belirtmektedir. Oya, süslenmek ve süslemek ayrıca taşıdıkları mesajlarla bir iletişim aracı olarak da kullanılan ve tekniği örgü olan bir el sanatı olarak tanımlanır. Günümüzde geleneksel kullanım alanlarının yanı sıra kadın giyim aksesuarlarında da kullanılır.

 

Küçük iğnelerle yapılan iğne oyalarının malzemesi genellikle ipektir. Oyalarda daha çok yaprak, ağaç ve çiçek motifleri kullanılmaktadır. Karacasu’da geçmişte yapılan eğer takımları, kese, kın ve mühürlüklerde işleme sanatının en zarif özellikleri görülür. Kadın giysilerinde yer alan oya ve işlemeler günümüzde ortadan kakmıştır. Oyalar günümüzde genellikle efe kıyafetlerinde kullanılmaktadır. Şık ve zarif olan efe kıyafetleri oldukça beğenilmektedir. Aydın’da gönüllü kuruluşlar geleneksel el sanatlarını canlandırmak amacıyla kurslar düzenlemekte, bu kurslardan yetişen bayanlar ve ürettikleri satarak aile bütçesine katkıda bulunmaktadır. (AKTAKKA-DEMİRCAN, 2006:149)


Çömlekçilik (Seramik)


Günümüzde Çarşıyaka'da 3, Cuma mahallesi ve Büyükdağlı mahallesinde 25'e yakın seramik ocağı bulunmakta ve 50'ye yakın aile geçimini bu yolda elde etmektedir. Testi, bardak, güveç, saksı ve çeşitli süs eşyaları üretilmektedir. İhtiyaca yönelik ürünler, süs eşyalarına göre daha fazla rağbet görmektedir. Turizm faaliyetlerinin arttığı yaz aylarında çömlek atölyeleri de en yoğun dönemlerini yaşamaktadır. Çömlek yapımında demir oksit oranı yüksek killi kırmızı toprak kullanılmaktadır. Karacasu’ya 4 km. uzaklıktaki Yazır Köyü’nden Karacasu Belediyesinin sağlamış olduğu araçlarla ücretsiz olarak taşınan toprak, suyla karıştırılarak çamur haline getirilmektedir. Çamurun üzerinde kalan yağlı kısım ayrı bir yerde toplanmaktadır. Çarklarda ustanın elinde şekil bulan çömleğe önceden hazırlanmış kulplar takılmaktadır. Çömlek çark üzerinde şekillendirilirken kesme işlemleri için 10-20 cm uzunlukta bir “değnek çubuk” ve yüzeyi düzeltme işlemleri için de 10x5 ebatlarında dikdörtgen şeklinde ortası delik “petros tahtası” diye adlandırılan bir alet kullanılmaktadır. Yağlı ince çamur, hazırlanan çömleğin yüzeyinin daha pürüzsüz olması için üzerine sürülmekte ve naylonla sıkıştırılmaktadır. Tamamen kuruması beklenen çömlek, kadın çalışanlar tarafından silinmekte ve son olarak da 700 derecede fırında pişirilmektedir.

 

Karacasu'daki atölyelerdeki istekli, hareketli ve canlı bir biçimde sürdürülen bu sanat, ülkemizin maddi kültür varlıklarının korunması ve el sanatlarımızın tüm dünyaya tanıtılması açısından önemlidir. Geleneksel el sanatlarımızın en eskilerinden biri olan hala işlevselliğini, güncelliğini koruyan çömlekçiliğin desteklenmesi ve yaşatılması gerekmektedir. Ancak yüksek maliyetler ve onca zahmete karşılık toprak ürünlerinin ucuz fiyatları, sadece geçimlerini sağlayacak miktarda getiri elde etmeleri nedenleri ile bazı çömlekçiler, çocuklarının bu mesleği sürdürmesini arzu etmemektedir. Plastik kapların piyasaya ilk çıktığı dönemde çömlek satışları azalmış ve normalde 30 yakın olan çömlek atölyelerinin sayısı 15’e kadar düşmüştür. Ancak toprak ürünlerine göre kıyaslandığında sağlıksız olan plastik kaplara olan ilgi zaman içinde azalmıştır. Bugün yine 30’a yakın çömlek atölyesi üretime devam etmektedir.


Körüklü Çizmecilik


Körüklü çizme, Aydın efesinin değişmez aksesuarı olup siyah renktedir ve altı kösele olup el işçiliği ile yapılır. Körüklü çizmenin dışında dana derisi, içinde ise sahtiyan adı verilen palamutla pişirilmiş (terbiye edilmiş) keçi derisi kullanılmaktadır. Çizme dikilmeden önce çizmeyi giyecek olan kişinin ayak ölçüsü alınmakta ve ayak bileğinin tam üzerinden başlayan her biri 3,5 cm. olan körük kıvrımları ölçülerek hazırlanmakta, ölçüye göre kalıp çıkarılmaktadır. Daha sonra ise dikim aşamasına geçilmektedir. Ayak bileğinin üzerinde yer alan körük, içeride kalan havayı vakumlayarak ayağın yazın serin, kışın sıcak tutulmasını sağlamaktadır. Çizmeler artık yalnızca halk oyunları gruplarına satılmaktadır.

Aydın’da körüklü çizme yapan iki önemli ustadan biri; Bu zanaata henüz 7 yaşındayken başlayan ve 2009 yılının Mayıs ayında vefat eden Sökeli Cafer Efe, diğeri ise Sökeli Zeki Avcıoğlu’ dur. Her iki usta da usta-çırak ilişkisi çerçevesinde yetişmiş olup günümüzde çırak bulamamaktan yakınmaktadır.

 

(AKTAKKA-DEMİRCAN, 2006:161-162)

Kaynak: Nuri AKTAKKA- Necati DEMİRCAN, 2006 Dünden Bugüne Aydın Halk Kültürü, Ankara:

Kültür ve Turizm Bakanlığı.



Yorgancılık


Aydın’da hemen her ilçede yorgancı esnafı bulunmaktadır. Yorgancılık mesleğine günümüzde ilgi azalmış olduğundan yeni çırak yetişmemektedir. Yorgancıların çoğunluğunu emekli oldukları halde mesleklerini devam ettiren ustalardan oluşmaktadır. Yaz aylarıyla beraber artan düğünler için çeyizlik olarak hazırlanan ipek saten yorganların satışıyla birlikte yorgancıların da gelirleri bu mevsimde artmaktadır.

Çeyizlik olarak hazırlanan yorganların dışında ipek saten, altta beyaz astar ve dolgu malzemesi olarak da pamuk kullanılmaktadır. Kenar dikişleri makine ile yapıldıktan sonra üzerlerindeki motifler 2 numara el iğnesi ile ustanın maharetine göre şekillenmektedir. Günlük kullanım için hazırlanan basma yorganların dışında basma pamuklu kumaş kullanılmaktadır. İç dolgu olarak Aydın’ın sıcak ikliminden dolayı genellikle pamuk tercih edilmekle birlikte yün de kullanılmaktadır. Aydın’da yaygın bir el sanatı da ağaç işçiliğidir. Ağızlıktan beşiğe, biblodan çocuk oyuncağına kadar çok çeşitli ağaç işleri yapılır. Türkmen ve Yörük beşikleri güzel motifleri ile dikkati çeker.

 

Nakış


Nakışlar genellikle Türk işi iğne tekniklerinden muşabak, mürver, balık sırtı, civan kaşı, düz pesent, verev pesent, hasır işi teknikleri kullanılarak yapılır. İplik olarak çamaşır ipeği, domino, muline nakış iplikleri kullanılır. Kumaş olarak Ödemiş ipeği ve yöresel dokuma kumaşlar kullanılır. Kumaşlar ipek, pamuk veya yün olabilir. Motifler kasnağa geçirilmiş kumaş üzerine boncuk iğnesi, kurdele iğnesi, dikiş iğnesi ile nakşedilir. Tel sarmalarda ve tel kırmalarda motifleri oluşturmada malzeme olarak bakır tel ve el nakışı simleri kullanılır. Tel sarmada velev sarma, düz sarma, ibrikçi düğümü (muşabak), sarhoş bacağı tekniği kullanılarak motifler meydana getirilir.

Halk Eğitim Merkezi Nakış Bölümünde makine nakışı ve el nakışı olmak üzere iki grupta dersler verilmektedir.


A. Makine Nakışı
1. Makine bilgisi
2. Zig zag dikiş makinası ile temel teknikler
3. Kum iğneleri
4. Çin iğnesi
5. Blonya iğnesi ve astragan işi
6. Türk işi
7. Aplike
8. Maraş işi
9. Beyaz iş
10. Hazır gereçlerle yapılan giyim süslemeleri

B. El Nakışı
1. Bartın işi (Tel Kırma)
2. Basit nakış iğneleri
3. Çin iğnesi (Düz ve gölgeli Çin iğnesi, fantezi Çin iğnesi)
4. Hesap işi ve Antep işi
5. Türk işi
6. Oyalar
7. Giyim süslemeleri
8. Maraş işi ( Dival işi - Sırma işi )
9. Pul,boncuk, kurdela nakışı.

 

Semercilik


Semercilik günümüzde nadir rastlanan mesleklerden biridir. Aydın merkezde bu işi yapan tek usta Aydın Merkez’de bulunan tarihi Zincirli hanın hemen yanında küçük bir dükkanı olan 82 yaşındaki Orhan Çerezcioğlu’dur. Orhan Çerezcioğlu bu mesleği dedesinden devraldığını ve on iki yaşından beri bu işin içinde olduğunu söylüyor. Tam yetmiş yılını bu işe vermiş. “Eskiden işler iyiydi yanımda çırak da çalıştırırdım. Tam altı çırak yetiştirdim. İki tanesi ölene kadar bu işi yaptı. Diğerleri işler azalınca rençberlik falan yapmaya başladı. Şimdi bu işi yapan bir ben varım Aydın’da. Ben de elimde kalanları satınca bırakacağım. Artık yeni semerde yapmıyorum zaten” diyor.

 

Semercilikde kullandığı keçe, çınar ağacından şekillendirilmiş tahta parçalar, demir halkalar ve deriler İzmir-Tire’den gelmektedir. Aydın’dan sadece semere renk ve süs vermek için renkli kazak yünleri temin edilmektedir. Çınardan imal edilen tahtalarla semerin iskeletini oluşturulur. Semerin alt tarafını keçe, binek yerini ise gerçek deriyle kaplanır. Bunların arasını hayvanı da üstüne bineni de serin tutmayı sağlayan ve sulak alanlarda yetişen semer otuyla doldurulur. Kırnak olarak adlandırılan iplikle çuvaldızın gözüne geçirilerek tüm parçalar büyük bir özenle birleştirilir. Yapılan semerin göze de güzel görünmesi için renk renk kazak yünü parçalarıyla kenarları süslenir.

 

GELENEKSEL GİYİM

 

Aydın yöresi geleneksel giysilerin kullanımı hızlı kentleşme, modern yaşantı ve moda eğilimleri gibi nedenlerle gün geçtikçe azalmaktadır. Fakat çeşitli kutlamalarda, festivallerde ve özel günlerde geleneksel giysileri görmek mümkündür.

 

Aydın’da şehirliler, Türkmenler, Aleviler, Yörükler olmak üzere farklı kültürel özelliklere sahip guruplar vardır. Bu guruplarda kadınlarda görülen ortak giysi parçaları şalvar, gömlek, üçetek, fermile ve zıbındır.

 

Geçmişte Kullanılmış Geleneksel Kadın giysileri:

Geçmişte kadınlar ayağa şalvar, üzerine de içlik adı verilen gömlekleri giyerdi. Gömleğin üstüne geniş kollu cepken giyilirdi. Peştemal adı verilen kırmızı çizgili ipek örtüler ise bele dolanırdı. Başa oyalı krep takılır üzerine üstlük adı verilen beyaz örtü örtülür.

 

Gömlek:Pamuklu ve ipekli dokumlardan dikilir. Yörük ve Türkmenlerde gömleğin boyu diz altına kadar iner. Bele kadar olan kısmı vücuda oturacak şekilde belden aşağısı ise büzgülüdür. 4-5 metre kumaştan dikilen gömleklerin yakası yuvarlak kesimli olup ön taraf göğüse kadar açıktır.

Şalvar:“Gönçek, don” gibi adlarla da anılan şalvarın uskufa ve çitareden yapılanlarına “koca don” denir. Koca donun ağı boldur ve diz altına kadar iner.

Üçetek:Yöredeki köylerde zıbın olarak da adlandırılır. Şehirde giyilenlerde daha çok simli ve ipekli kumaşlar kullanılır. Kırmızı, pembe, mor ve kahverengi kumaşlar tercih edilir.

Önlük- Göğüslük:Alevi kadınlar tarafından göğsü kapatmak için kullanılır. Yarım metre kumaştan yapılan önlük yuvarlak ve boyna paraleldir.

Kuşak:Üçeteğin beline sarılan kuşak, kenarlarına simden saçaklar ve püsküller takılarak süslenir.

Fermile/Fermene:Şehirde kadife, köylerde ise pamuklu kumaşlardan yapılır. Önü belden bir iki düğme kapatıldığı gibi genellikle açık olarak kullanılır.

Fes:Bordo veya kırmızı renkli olup başa giyilir. Alın kısmına maddi duruma göre gümüş veya altın paralar dikilir. Fesin tepe kısmında bulunan gümüştepelikten aşağı gümüş zincirlerle veya sim tellerle işlemeli püsküller akar.

Krep:Daha çok şehir merkezinde kullanılır ve kenarları iğne oyaları ile süslenmiştir. Kullanılan her iğne oyası motifinin ayrı bir anlamı vardır. Gelin başına biber oyalı krep takmışsa bu onun acı çektiğini, kaynanasından dert yandığını gösterir. Gül oyalı, karanfilli krepler ise mutlu olduğunu gösterir.

Uladu örtü:Saf ipekten yapılan uladu örtünün kenarları sim tel ve renkli iplerle işlenir. Fesin üzerine üçgen katlanılarak örtülen krepin üzerine örtülür. Fes işlemeli ise tepesindeki püskülü öne bırakılır.

Çeki:Genellikle ince kumaşlardan sarı, kırmızı, yeşil, siyah, mor olarak hazırlanır. Kare şeklinde kesilen kumaşlar 2-3 cm en kalacak şekilde katlanıp dikilir. Dikilmiş üç renk kumaş başın arkasına doğru sarılır ve arkada bir nevi örgü sistemiyle bağlanarak uçları sarkıtılır.

Çorap:Köylerde burun kısmı renkli iplerle nakışlı beyaz yün çoraplar giyilir.

Ayakkabı:Siyah gön papuçlar, topukları nalçalı ve altları kabaralı kunduralar giyilir.

 

Geçmişte Kullanılmış Geleneksel Erkek giysileri:

 

Erkekler üste yakasız mintan, alta ise şalvar giyerler. Mintanın üzerinde geniş yırtmaçlı yelek yer alır. Zaman içerisinde şalvarın yerini dize kadar dar ve düğmeli, dizden sonra genişleyen kilot pantolonlar aldı. Ayakkabı olarak körüklü çizmeler ve diğer ayakkabılar giyilir. Eskiden yaygın olarak kullanılan bu giysilere günümüzde deve güreşlerinde rastlanılmaktadır.

 

Efeler başa kırmızı bir fes takarlar ve fesin püskülüne koza denilirdi. Fesin altına beyaz renkte el işleme bir takke giyilirdi. Fesin üstüne, kefiye oyalı yemeni bir sarık gibi sarılırdı. Efeler, sırtlarına, en alta, yakasız ten gömleği giyerlerdi. Bunun etekleri şalvarın içine sokulurdu. Bunun üzerine zıbın denilen gömlekler giyilirdi. Zıbın, ipekten yapılırdı, Bunun üzerine, camadan denilen ve çuhadan yapılan bir giysi giyilirdi. Camadan kolsuz olurdu. Camadanın üstüne, kolları kopçalı bir camadan daha giyilirdi ve buna da cepken denilirdi. Cepkenin boyu camadandan üç santim kısa olup yakası V kesimlidir.

 

Belden aşağıya mavi tonlarda çuha kumaştan şalvar giyilirdi. Şalvara potur ya da dizlik de denilirdi. Potur, dizleri açık bırakacak şekilde kısa olurdu. Bacak arası çok geniştir. Bele uçkur takılır. Dizkapaklarından aşağıya, baldırı saran bir tozluk giyilirdi. Bu da şalvar ve cepken gibi süslenir, diz altından ayak bileğine kadar iner. Bazı efeler meşin tozluk takarlardı. Buna kepmen denilirdi. Baldırla kepmenin arasına kama sokulur, kama ile oynanan oyunlarda kullanılırdı.

 

Efe giysisinin bir başka parçası da el ve ağız silmek için kullanılan (yemeni) yağlıktır. Yağlık dört kuşe olur ve işlemelidir. Kuşağın bir kısmına sokulur ve bununla asla burun silinmezdi. Erkeğin vazgeçilmez bir aksesuarı olan silahlık deriden yapılır. Süslü ve çok cepli ödemiş işi olanlar tercih edilir. Efelerin birbirine tabanca çekmesi korkaklık ve ayıp sayılırdı. Efenin kolunda içinde koruyucu bir muska olan bir pazubent bulunurdu. Pazubent, kızan iken takılır, bir daha çıkarılmazdı. Efe ve zeybekler mavzer taşırlardı. Efenin tüfeği gümüş kakma işlemeli olurdu. Bazıları çift tabanca takarlardı.

 

İNANÇLAR

 

Ateşle İlgili İnanışlar:

- Ateşe tükürülmez.
- Ateşle oynanmaz. Ateşle oynandığı takdirde kişinin eşi çeneli olur.
- Ateş yanan yer cinler girmez. Ateş sönünce cinler, periler ocak başına toplanır.
- Evin bereketi kaçacağı için gece kül dökülmez.
- Gece külün yanından geçilmez, üstünden atlanmaz. Aksi halde şeytan geleceğine inanılır.
- Akşam evden dışarı ateş verilmez.
- Hastalanan hayvanı ateşten geçirmek hayvana iyi gelir.
- Gece kül dökülmez evin bereketi kaçar.

 

Ay ve Güneş Hakkındaki İnanışlar:

- Bazı köylerde ay ve güneş tutulması uğursuzluğa delil olarak gösterilir. Deprem, sel gibi doğal afetlerin güneş ve ay tutulmalarından hemen sonra gerçekleştiğine inanılır.
- Ay tutulması olduğunda teneke çalarak gürültü yapmak, davul çalmak adettendir.
- Her yıldız kaymasında dünyada birinin öldüğüne inanılır. Bu yüzden yıldız kaydıktan sonra bir ağaca bakılır. Böylece ömrün o ağaç kadar uzun olacağına inanılır.
- Ay karanlık iken kurutmalık sebze ve meyveler güzel olur, ay aydınlık iken kurutmalıklar kurtlanır.

Ayna ve Aynayla İlgili İnanışlar:

- Ayna kırılırsa herhangi bir olumsuz durumla karşılaşılacağına inanılır.
- Ayna kıran yedi yıl evlenemez.
- Gece aynaya bakılmaz.
- Küçük çocuklar aynaya baktırılmaz.
- Cam kırılırsa uğur, ayna kırılırsa uğursuzluk olarak algılanır.
- Ağaç aşılama günleri ay olduğu günlere rastlamazsa aşı tutmaz.
- Aysız günde kesilen kerestelik ağaç kurtlanır.

 

Bağ Bahçe İle İlgili İnanışlar:

- Cuma günü asmalar budanmaz. Çünkü meyve vermeyeceğine inanılır.
- Ceviz ağacının altında yatanları şeytan alır götürür.
- Ulu ağaç altında tek başına uyumak iyi değildir.
- Ekin ekmeye, biçmeye gidenlerin önceden abdest alması, yıkanması uğur getirir.
- Karaağaçtan düşen yaşamaz. Karaağaçtan beşik, sandık yapılmaz.
- Karpuzlu köylerinde zeytin toplanırken ağaçlardan biri toplanmaz. O ağacın ürünü gelecek yılın bereketidir.
- Tarla sınırında uyunduğunda insana ağırlık basar.

 

Hayvanlarla İlgili İnanışlar:

- Akşam kedi görmek uğursuzluktur. Kedi görmek şeytan görmekle bir tutulur.
- Kedilere akşam seslenilmez, çağırılmaz.
- Köpeğin gece havlaması, horozun vakitsiz ötmesi, öküzün gece böğürmesi kötü şeylere işarettir.
- Güvercin, kumru, kırlangıç, leylek öldürmek günahtır.
- Tavuğun horoz gibi ötmesi uğursuzluktur.
- İnek doğurduğunda ilk sütü ağız yapılarak dağıtılır. Aksi halde ineğin sütü kesilir.
- Kurt uluyunca ölüm gelir.
- Ev yılanı o evin bekçisidir.
- Bir evin başında baykuş öterse o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.

 

Gece ve gündüzle ilgili inanışlar:

- Gece tırnak kesmek, ıslık çalmak uğursuzluk getirir.
- Geceleri peri kızları, cinler gölde yıkanırlar. Bu yüzden gece göle girmek iyi değildir.
- Geceleri su birikintileri üzerinden atlanmaz. Su birikintileri cinlerin ve perilerin mekanıdır.
- Gece dışarıya bulaşık suyu dökeni periler çarpar.
- Gece evden eve tuz verilmez.
- Akşam kapının önü süpürülmez.

 

Beden ile ilgili inanışlar:

- Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak kısmetin kapanmasına sebep olur.

- El yıkanırken önce sağ, sonra sol yıkanmalıdır. Soldan başlamak uğursuzluk getirir.

- Bacak, bacak üzerine atmak günahtır.

- Rüyada üst çenenin önündeki dişlerden biri düşerse ana babadan birinin öleceğine inanılır.

- Burun kaşınırsa kişi hakkında dedikodu yapılıyor demektir.

 

BAYRAMLAR VE TÖRENLER


Hıdrellez

 

Mevsimsel geçiş törenleri, tüm toplumlar tarafından çeşitli şekillerde kutlanan, kökenleri çeşitli ritüeller, mitolojik veya dinsel birtakım uygulamalara dayanan ve insan ruhunun mevsimsel geçişle birlikte edindiği heyecanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak dışa vurulduğu törenlerdir. Her millet asırlardır edindiği kültür birikimini bu törenler vasıtasıyla sergiler. Bizde de yazın başlangıcı, bolluk ve bereketin simgesi Hızır ve İlyas Peygamberlerin bir araya geldiği kutsal gün manasında kutlanan hıdrellez bunlardan biridir.

 

Hıdrellez kelimesi “Hızır ile İlyas” kelimesinin zaman içinde değişikliğe uğrayarak birleşik şekilde telaffuz edilmesiyle oluşmuştur. 6 mayıs Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği gün olup Makedonya, Kosova, Yugoslavya ve Türklerin hakimiyet sürmüş olduğu pek çok bölgede halk takviminde yaz mevsiminin başlangıcını ifade etmektedir. Aydın halk takviminde de yıl, kasım ve hıdrellez olarak ikiye ayrılmakta ve 5-6 mayıs hıdrellez olarak yazın başlangıcı anlamında kutlanılmaktadır. Kasım kış, hıdrellez ise yaz anlamına gelmektedir.

 

Hıdrellez kutlamalarında Aydın’ın şehir ve kırsal kesiminde geçmişte rastlanılan birtakım uygulamalar:

 

Kızlarhisarı

 

“Alabanda kralının çok güzel bir kızı vardır. Herkesin gözü bu güzel kızdadır. Alabandalı iki sanatçı kıza talip olurlar ve kraldan isterler. Kral birisine kente su getirmesini, ötekine de senato binasını yapmasını söyler. Ancak ikisinin de aynı anda işe başlamalarını, üstlendikleri işleri önce kim bitirirse kızı ona vereceğini bidirir. İki sanatçı büyük aşkları uğrunaher güçlüğe göğüs gererek heyecanla işlerine başlarlar. Suyu getirecek olan o kadar hızlı çalışır ki, işinin bitimine ramak kaladaha ötekinin ki yarıyı bulmamıştır. Normal koşullarda kızı alamayacağını anlayan ikincisi kendien göre plan uydurur. Büyük para ver mücevherat vererek aracılar bulur. Aracı büyük bir yalan düzer. Doğruca suyu getirecek olana gider. Seneto binasının çoktan bittiğini, dolayısıyla kızın mimara verildiğini söyler. Suyu getirecek olan, büyük şaşkınlık içinde bir an duraklar. Dolu dolu olan gözlerinden sızan yaşlar, yanaklarından aşağıya, titrek dudaklarına iniverir.bir an nerede olduğunu ne yaptığını bilemeyecek hale gelir. Sonra kalkar doğrulur. Etrafına, bir şey ararcasına bakınır. Sonra yerde yatan balyozunu alır, havaya fırlatır. Balyoz daha havada iken altına dikilir. Hızla inmekte olan balyoz adamı paramparça eder. Bir başka söylentiye göre de adam kendi yaptığı İncekemer’den aşağıya atlayarak intihar eder. Böylece rakipsiz kalan mimar kızı alır. O günden beri senato binasına Kızlarhisarı denilmektedir.”

 

Medusa Efsanesi

 

Dünyanın, Tanrılar tarafından yönetildiği çağlarda, güzelliği dillere destan, bütün tanrıları kendisine aşık eden Medusa adında bir kız yaşarmış. Yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa'yı kıskanırmış. Medusa, kendisini Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus'un en sevdiği kızı Athena'ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto'nun kızları olan bu üç kız kardeşten diğer ikisi ölümsüzmüş. Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Zeus'un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile evliymiş. Güçlü ve ölümsüz Tanrı Poseidon da karısı Athena'nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kıza aşık olmuş ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için aşkını gizlemiş. Bir gün Athena, Poseidon'un Medusa'ya karşı ilgisini öğrenmiş. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena'ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon'un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş. Ancak yine de bir türlü çıkaramamış aklından Medusa'yı.

 

Poseidon, tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena'nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa'ya zorla sahip olmuş. Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam etmiş. Athena bu olayı duyunca kendisini aşağılanmış hissetmiş. O kadar kızmış ki Medusa'yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş. " Onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim. Tıpkı benim çektiğim gibi." Demiş. Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirmiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül edemiyormuş. Medusa'nın o güzelim saçlarının her bir teli yılana dönüşmüş. Bununla yetinmeyen Athena, Medusa'ya bakmaya çalışan herkesin taşa dönüşmesini neden olmuş. Medusa'yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios'un kızı Danae'nin, Zeus'tan olma oğlu Perseus'la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa'nın kafasını kesmeye karar vermiş. Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek keskin kılıcıyla zavallı Medusa'nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırmış.

 

Ancak Athena'nın bilmediği bir şey varmış. Medusa, Poseidon'un kendisine zorla sahip olduğu gece Poseidon’dan hamile kalmış. Medusa öldüğü anda Poseidon'un Medusa'nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa'nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler. Athena, denizler tanrısı Poseidon'dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar'ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus'u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos'un oğlu Bellerophone'e vermiş. Pegasus'u ona vermesinin nedeni de Bellerophone'nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış. Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone'a Pegasus'u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Bir taşla iki kuşa vurmuş. Athena "Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon'un oğlu" diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus'u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus'a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış, kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış.

 

Canavarı oklarla öldürmenin imkansız olduğunu anlayan Bellerophone, Tanrıların kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira'nın en zayıf yeri olan çenesine saplamış. Canavar Khimaira'nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış. Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon'un oğlu Pegasus'la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş. Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış. Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı'nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış. O sırada Olympos'taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus, Olympos'a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone'u görünce çok kızmış ve bir atsineği göndererek Pegasus'u ısırmasını emretmiş. At sineği Zeus’tan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus'un yanına gitmiş ve Pegasus'u ısırmış. At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus çırpınınca sırtındaki Bellerophone'u da düşürmüş. Pegasus ise yükselmeye devam etmiş, Olympos'un tepesine varmış. Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanına almış. Bellerophone ise tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin, kör, sakat olarak geçirmeye mahkum olmuş.

 

Nal İzi

“Alabanda kentinin yapısında kullanılan blok taşlardan bazıları üzerinde nal izi bulunmaktadır. Halkın inancına göre Hz. Ali dini ve mistik inançla Alabandaya saldırmış. Savaş o kadar şiddetli olmuş ki küheylan, bastığı taşlarda ayak izlerini bırakmış. “

 

Ahmet Gazi Camii

 

“Eskiçine köyündeki Ahmet gazi Camiinin dış duvarları tamamlanmış, sıra kubbenin yapımına gelmiştir. Halk caminin bitimini sabırsızlıkla beklemektedir. Kubbe bir gece bir bütün olarak caminin üzerine konuvermiş. Halk kubbenin Allah tarafından kondurulduğuna inanmaktadır.”

 

Çocuklu Kaya

 

Akçaova bucağının belen mevkiinde gövdeden birbirine bitişik iki insanı andıran sivri bir kaya vardır. Kuzeye bakan bu iki kayadan doğudakinin gövdesine yapışık küçük bir kaya daha bulunmaktadır. Bu küçük kaya da annenin kucağındaki çocuğu temsil etmektedir.

 

Vaktiyle bir kadının teknesinde ekmeklik hamur yoğururken küçük çocuğu da yanlarında oynuyormuş. Bir ara çocuk kendi pisliği ile de oynamaya başlamış. Sonra pis ellerini hamur teknesine batırmış. Allah, kutsal nimeti koruyamayan anne, baba ve çocuğunu o anda taş haline getirmiş. Bu yüzden kayaya “Çocuklu kaya” denmekte ve çocuklar yanlış davranışlarında “Allah seni de taş eder” diyerek korkutulmaktadır.

 

Çine Çayı

 

Efsaneye göre bütün güzel sanatların tanrısı olan Apollon, yeryüzünün bu güzel köşesinde saz çalarak dolaşır. Diğer tanrılara ve ölümsüz perilere neşeli dakikalar yaşatırmış. Birgün bu yöreye bir ölümlü gelip yerleşmiş. Elinde hiçbir gökyüzü tanrısının ve perilerin bugüne kadar görmediği uzun bir kavalı varmış. Ölümlü uzun kavalı öyle güzel üflüyor, ona öyle etkili nağmeler çıkartıyormuş ki herkes vecd ile dinliyormuş. Periler ölümlünün, sazını Apollon’dan daha güzel ve daha dokunaklı çaldığını birbirlerine fısıldamışlar. Üstelik sazının da Apollon’un sazından daha etkileyici ve büyüleyici olduğunu söylemişler. Bu sözler Apollon’un kulağına kadar gitmiş. Çok öfkelenen ve gazaba gelen Apollon, ölümlüyü tanrıların huzurunda yarışmaya davet etmiş. Şimdiki Çine Çayı’nın vadisinde yarışmaya başlamışlar. Ölümlü sazını o kadar güzel üflemiş, o kadar dokunaklı çalmış ki buna tanrılar bile şaşmış. “Artık ölümlünün üstünlüğünü kabul et Apollon, sazını senden çok daha güzel çalıyor” demişler.

 

Ölümlünün üstünlüğünü bir türlü içine sindiremeyen Apollon tanrısal gücü ile ölümlünün derisini diri diri yüzdürmüş, onu Hades’in yanına göndermiş. Bu olaya periler o kadar üzülmüş, o kadar göz yaşı dökmüşler ki akan gözyaşları nehir olup akmış. Perilerin gözyaşlarının oluşturduğu Çine çayı o günden peri hala durmadan akarmış.”

 

KAYNAKLAR
AKTAKKA, Nuri-DEMİRCAN, Necati (2006) Dünden Bugüne Aydın Halk Kültürü, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı.


MUSLU, Mehmet Ali, 1985, İlçemiz Çine, İzmir: Hür Efe Matbaası. Sayfa 58
http://dilcerezleri.bravejournal.com/entry


Şehrin Kültürü etiketleri
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.
Lütfen bekleyiniz...
Yorum yapmak için üye olmalısınız veya üst bardan üye girişi yapmalısınız.
Yorumunuz
olarak oturum açmışsınız. Çıkış?

1000