Dil seçenekleri ile ilgili çalışma devam etmektedir.
Site Üye Girişi
Görme Engelliler İçin
Görme Engelliler İçin Seslendirmeli Metinleri

E-DAVETİYE

Dünyanın her köşesine
e-davetiye göndererek ülke tanıtımına katkıda bulunabilirsiniz.

HEDEF 30 Milyon E-Davetiye!
Tanıtım için ben de varım deyin.. Bir davetiye de siz gönderin.

GÖNÜLLÜLER ARASINA KATILIN

 

 

 

1480 Gönüllü Bizimle!
Tüm ülke sevdalılarını destek için bekliyoruz

Sitemizi Paylaşın, tavsiye edin    |   
ATATÜRK
   
 
Atatürk | Atatürk İnkilapları Toplam 4405 defa görüntülendi
 

ATATÜRK İNKİLAPLARI

 

Osmanlı Reformlarından Cumhuriyet İnkilabına

Osmanlı ıslahat hareketlerinin başarısızlığının sebepleri hakkında, Cumhuriyet rejiminin kurucularından İsmet İnönü'nün yaptığı değerlendirme dikkat çekicidir.

"İnkılâbımız, dahilî ve millî mahiyeti itibarıyla, Osmanlı içtimaî heyetinin vakit vakit gösterdiği ıslahat teşebbüslerinin bir devamı veya tekâmülü değildir. Geçirdiğimiz son yarım asırlık hâdiseler, Osmanlı devrindeki vatanperverlerin ve mücahitlerin, Osmanlı camiasındaki ıslahat ve kurtuluş teşebbüslerinin yanlış temelde ve Türk milletinden başka bir bünye üzerinde çabaladıklarının ifadesidir. 

“Osmanlı nizamı son asrın fennî ve içtimaî terakkilerine karşı, tedricî olarak değişen ve yükselen tekâmülden bünyesini uzak tutmak gayretiyle, dört duvarı kalın bir hücre içinde kalmıştı. Osmanlı ıslahatçıları hep bu hücre içinde çalıştılar. Bütün ıslahat teşebbüsleri, muvaffak olanlarıyla beraber, hep o hücrenin duvarları arasındaki sahaya münhasır kaldı."

Tanzimat’tan beri yapılan modernleşme hareketleri bu konuda kesin bir karar verip uygulayamadıkları için başarısız olmuştur. Tanzimat’la beraber toplumun içine bir ikilik girmiştir. Bu ikilik hukuk alanında modern hukuk kuralları ve kurumları ile geleneksel İslâm hukuku ve kurumları arasındayken, eğitimde modern mekteplerle geleneksel medreseler arasındadır. Atatürk bu ikiliği ortadan kaldırarak eski kurumların varlığına son verecektir. Böylece toplum ikilikten kurtularak lâik ve millî esaslar dahilinde tek kimlikli bir ulus-devlet şekline dönüşecektir. Atatürk'ün bu karara varmasının ardında kültür ve medeniyeti birbirinden ayırmayan ve bir hayat tarzı olarak tanımlayan anlayışı yatmaktadır. Bu anlamda, Atatürk'ün kültür anlayışı kavranmadıkça Atatürk devrimlerinin anlaşılmasının mümkün olmadığı söylenebilir. 

Bu noktaya daha sonra dönmek üzere Atatürk'ün değerlendirmesini özetlemeyi tamamlayalım. Atatürk'e göre, Osmanlı'nın ikinci hatası Türk kimliğinin ihmal edilmiş olmasıdır. Bu kimliğin unutulmasıyla dinî taassubun ortaya çıkışı eşzamanlıdır. O yüzden lâiklik, aynı zamanda, Türk kimliğinin ortaya çıkışına da hizmet etmektedir.

Türk kimliği, cumhuriyet rejimi bir Osmanlı eleştirisine dayandığı için Türklerin Orta Asya dönemine atıfla tanımlanmıştır. Anadolu coğrafyasının da Türklüğünü ispatlamak için Eti ve Sümerlerin Türk kökenli olduğu iddia edilmektedir. Atatürk'ün ısrarla vurguladığı Türk tarih ve dil tezleri bu amaca hizmet etmektedir.

Bu noktada Atatürk'ün Osmanlı eleştirisinin yanında İttihatçılara yönelik eleştirisi de ortaya çıkmaktadır: Atatürk milletler çağında Osmanlılık, Panislâmizm, Pantürkizm gibi Türkiye'nin gücüyle ve sosyal gerçekleriyle bağdaşmayan anlayışları şiddetle eleştirmekte ve Türklerle meskûn Anadolu coğrafyasını esas alan bir millet ve vatan anlayışını savunmaktadır. Bu şekildeki bir millet ve vatan anlayışıyla ülke dış maceralardan korunarak iktisadî kalkınmasını ve medenileşmesini tamamlayacaktır.

Atatürk'ün "Yurtta barış, cihanda barış!" deyişi bu amacı gerçekleştirmek için "barış"ın iç ve dış politika olarak ısrarla savunulmasını izah etmektedir. Kültür inkılâbıyla Türk insanı modern, akılcı değer ve kurumlar içinde bir vatandaşa dönüştürülmek istenmektedir.

Atatürk inkılâbı iki dünya savaşı arasındaki Hobsbawn'ın deyimiyle karanlıklar çağında gerçekleştirilmiştir. İnkılap ideolojik olarak Aydınlanma ve Fransız İhtilalinin değerlerini savunurken totaliter ideolojiler olan komünizm, faşizm ve nasyonel sosyalizmden uzak durmaya özen göstermektedir. Batı tipinde demokratik rejime geçmeyi amaçlayan Atatürk rejimi, bu yöndeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübelerine rağmen başarısız olmuştur. Cumhuriyet rejimi bir inkılâp rejimi olarak otoriter olmakla beraber totaliter bir nitelik kazanmamış ve demokrasiye geçmek yönündeki niyetini daima muhafaza etmiştir. Hukuk ve kültür alanında yaşanan inkılâplara rağmen her alanda modernleşme yaşanamadığından bürokrasinin karar verme mekanizmalarındaki ağırlığını koruması ise bürokratik bir muhafazakârlığa yol açmıştır.

Dönemin şartları içerisinde Atatürk'ün kültür inkılâbının oturduğu genel çerçeveyi bu şekilde özetledikten sonra Atatürk'ün inkılâp ve kültür anlayışlarını değerlendirelim. 

Atatürk'e göre inkılâp, "... var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medenî gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseler koymuş olmaktır."

Atatürk bu şekilde kültür değişmesini köklü ve mecburî bir şekilde gerçekleştireceği kendi programını ortaya koymaktadır. Atatürk'ün inkılâp projesini daha önceki modernleşme hareketlerinden ayıran asıl taraf ise kültür tanımında yatmaktadır. 

Kültür ve Medeniyet

Kültür konusu sosyal bilimlerde en çok tartışılan ve tanımlanmaya çalışılan konulardan birisidir. Bu husus Türk fikir hayatı ve modernleşme hareketleri bakımından da geçerlidir.

Bu yazının sınırları içinde kavram etrafındaki tartışmaların tam bir dökümünü vermek mümkün değildir. Sadece Ziya Gökalp'in kültür (hars)-medeniyet ayrımından bahsetmek suretiyle Atatürk'ün kültür tanımının farklılığına işaret etmek yeterli olacaktır. Ziya Gökalp'e göre kültür (hars) ile medeniyet ayrıdır:

"Evvelâ, (hars) millî olduğu hâlde, (medeniyet) beynelmileldir. Hars, yalnız bir milletin dinî ahlâkî, hukukî muakalevî, bediî, iktisadî ve fennî hayatlarının ahenkdar bir mecmuasıdır. Medeniyetse, aynı (mamure) ye dahil birçok milletlerin içtimaî hayatlarının müşterek bir mecmuudur. Meselâ Avrupa ve Amerika mamuresinde bütün Avrupalı milletler arasında müşterek bir (garp medeniyeti) vardır. Bu medeniyetin içinde biri birinden ayrı ve müstakil olmak üzere bir İngiliz harsı, bir Fransız harsı, bir Alman harsı ilh. mevcuttur."

Gökalp bu ayrımla, batı medeniyetinden nelerin alınıp alınmayacağını tespit etmek istemektedir. Buna göre medeniyetten farklı olan kültürün (harsın) sahasında yer alan unsurlar muhafaza edilecektir. Alınacak olanlar ise bir tür yöntem ve teknolojidir. 

"Avrupa medeniyetinden ne alacağız? Şüphesiz, ondan millî bir lisan almayacağız. Çünkü halkımız arasında konuşulan millî bir lisanımız var. Fakat lisaniyat ilmine dair usullerimiz yok. O halde ondan lisan değil, lisaniyat ilmini alacağız [...] Şüphesiz Avrupa'dan millî bir ahlâk da almayacağız. Zira halkımız arasında millî ahlakımız da var. Fakat ahlâkiyat ilmine dair taharri [araştırma] usullerini bilmiyoruz. O halde ondan ahlâk değil, ahlâkiyat ilmini alacağız [...] Bizi Avrupa'dan her şeyden ziyade ayıran dindir. Avrupa daima Hristiyan kalacak, biz ebediyen Müslüman kalacağız. Bununla beraber, Avrupa'dan dinîyat ilmini almamızda da hiç mahzur yoktur. Çünkü dinîyat bütün dinlere aynı nazarla bakan bir ilimdir ve yalnız dinlerin nasıl tetkik edildiğine dair müsbet ve objektif usulleri gösterir [...] biz Avrupa'dan hatta müsbet ilimlerin oralardaki neticelerini bile almayacağız. İlmî hakikatleri kendimizde bulmak üzere yalnız ilimlerin usullerini alacağız, hatta tekniklerin, fenlerin mahsullerini değil, kendilerini alacağız. Meselâ, Avrupalı musikişinasların bestelerini değil, halkımız arasında terennüm edilen melodileri armonize edecek usûlleri alacağız."

Ziya Gökalp'in medeniyet anlayışına karşılık Ahmet Ağaoğlu'nun medeniyet anlayışı kültürü de içine alacak genişliktedir. Ağaoğlu'na göre medeniyet bir hayat tarzıdır.

"Yalnız hayat kavramını en geniş ve şümullü bir manada almalıdır. Hayatın bütün tecellilerini, maddî ve manevî bütün olaylarını o kavram içine koymalıdır. (...) Maddî kısım meselâ elbiselerin şekli, binaların biçimi, ibadet ve ayinlerin yapılış tarzı vs.den ibarettir. Manevî kısım ise, düşünce ve duyguya ait olduğundan, yayılış sahası daha geniştir. Genellikle denebilir ki, her medeniyetin kendine göre ortak bir düşünme gücü, bir zekâsı vardır; adeta bir dimağa sahiptir. Bunun gibi, her medeniyetin bir kalbi vardır. Bir duyuş tarzı vardır. Dolayısıyla, ortak bir ahlâka, bir değer duygusuna, ortak bir iyi ve kötü, güzel ve çirkin görüşüne sahiptir."

Atatürk'e Göre Medeniyet

Bu noktada Atatürk, Ahmet Ağaoğlu gibi düşünmekte ve kültür ve medeniyet ayrımını kabul etmemektedir. Atatürk'e göre bu kavramlar birbirinden farklı değildir ve medeniyet şöyle tanımlanmaktadır.

"Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır. Bence medeniyeti harstan ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu nokta-i nazarımı izah için hars ne demektir tarif edeyim:

“A- Bir insan cemiyetinin devlet hayatında, B- Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, C- İktisadî hayatta yani ziraatte, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalâtçılığında yapabildiği şeylerin muhassalasıdır.

“Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından hariç ve başka bir şey olmıyacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin hars, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar devlet, fikir, iktisadî hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görülür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millete kalmaz diğer milletlerde de tesirini gösterir. Büyük kıtalara şâmil olur. Belki bu itibârla olacak, bazı milletler yüksek ve şâmil harsa medeniyet diyorlar. Avrupa medeniyeti, asr-ı hazır medeniyet gibi."

Atatürk bu bakış açısını tarihe de yöneltmekte ve Türk tarihini bu istikamette yorumlamaktadır. Tarihte Türklerin üstün olduğu dönemleri Gökalp'in harsla kastettiği unsurlar yerine medenîyette gösterdikleri ilerlemeyle izah etmektedir:  

"Hars mefhûmunda milletlerin güç ve geç değişen bazı ırkî, fıtrî hasletlerine, karakterlerine hasrederler, ve buna çok kıymet ve ehemmiyet verirler. Mesela İstanbul'un zaptı hadisesini mütâlaa ederken, diyenler vardır ki: Bizanslılar Türklerden daha medenî idiler, fakat Türklerin harsı kuvvetli olduğu için galip ve muzaffer oldular. Bu telakki ve izah doğru değildir. Hakikatte Türkler Bizanslılardan hem daha medenî idiler, hem daha ırkî karakterleri onlardan daha yüksekti. Medeniyet dediğimiz harsın, üç mühim unsurunu göz önünde tutarak hâdiseyi mütâlaa edersek, fikrimiz kolaylıkla izah edilmiş olur:

“İstanbul'u zapteden Türkler devlet hayatında elbette Bizans İmparatorluğu'ndan çok yüksekti. Türklerin İstanbul fethinde inşa ve icat ettikleri gemiler, toplar ve her nevi vasıtalar, gösterdikleri yüksek fen iktidarı, bilhassa koca bir donanmayı Dolmabahçe'den Haliç'e kadar karadan nakletmek dehâsı, evvel Boğaziçi'nde inşa ettikleri kaleler, aldıkları tedbirler Bizans'ı zapt eden Türklerin fikir ve fen âleminde ne kadar ileri olduklarının yüksek işaretleridir."

Atatürk Türklerin ırken medenî olmadıklarına ilişkin ırkçı ve emperyalist iddialara karşılık Türkleri medeniyetin kurucusu olarak görmektedir. Atatürk'ün tarih ve dil tezlerinin temelinde bu görüş yatmaktadır. Atatürk böylece Türk milletini sadece harp meydanlarında değil tarih cephesinde de savunmak istemektedir.

"Beşeriyetin taş devirlerini bir tarafa bırakalım. Maden devirlerinden, muhtelif madenlerden, kemiklerden yapılan eserler her nevi aletler ve süs eşyası idi. Çamurdan tuğla, çanak, çömlek ilk insanın yaptığı eserlerdendir. Hayvanları ehlîleştirmek onlardan muhtelif suretlerle istifade etmek, hayvanları sürüler halinde bulundurmak, insanların ilk yaptıkları işlerdendir. Ziraat de böyledir. Bundan başka insanlar bulundukları mıntıkaya göre kerpiçten, tuğladan veya taştan binalar yaptılar. Kanallar açarak bataklıkları kurutmak, muhtelif tarzda sulama usulleri de insanların ilk buldukları şeylerdendir. Güneşi ve yıldızları müşahede sayesinde takvimin esasını koyan, tabiatın en büyük kuvvet olduğunu keşfeden binlerce sene evvel yaşamış eski insanlardır. Gemi inşa eden ve denizlerde dolaşmak kabiliyetini de gösteren, ticaret etmesini öğrenen, bu insanlardır. Bütün bu saydıklarımız dünyada ve bütün beşeriyette ilk medenî eserlerdir. Bu medenî eserleri, bütün dünya ve beşeriyete ilk yapmış ve yaymış olan insanlar Türk ırkındandır."

Kültür ve Eğitim

Atatürk'ün kültür politikası eğitim politikasından ayrı mütalaa edilemez. Tespit edilen kültür değerleri eğitimle yeni nesillere ve bütün topluma maledilmektedir. Cumhuriyet rejimi kendisini eski rejimin eğitim müfredatından ve usulünden özenle ayırdetmektedir. Eğitimin milletin seciyesine ve çağa uygun bir millî kültüre dayanması istenmekte ve yeni yetişen nesillerin bu şekilde millî bağımsızlığını koruyacağına inanılmaktadır. Atatürk bu hususta şöyle diyor:

"Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihî tedenniyâtında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurâfâtından ve evsâf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan fikirlerden, Şarktan ve Garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i millîye ve tarihiyemizle mütenâsip bir kültür kasd ediyorum. Çünkü dehâ-i millîmizin inkişâf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Lâalettayin bir ecnebi kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin muharrip neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (har'aset-i fikriyye) zeminle mütenâsiptir. O zemin, milletin seciyesidir.

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile teâruz eden bilumum yabancı anâsırla mücadele lüzumunu ve efkâr-ı millîyeyi kemâl-i istiğrak ile her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârâne müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvâ-i ruhiyesine bu evsâf ve kabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müthiş bir cidâl şeklinde tebârüz eden hayat-ı akvâmın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsâfı kemâl-i şiddetle talep etmektedir."

Atatürk bu amaçların gerçekleştirilebilmesi için eğitimin yaygınlaştırılması, özellikle köylülerin okutulmasını istemektedir. Bu şekilde, Cumhuriyet rejiminin toplumsal tabanını genişletmek ve cumhurun katılımını temin edecek asgari bir eğitim seviyesine ulaşmak hedeflenmektedir.

"Efendiler. Asırlardan beri milletimizi idare eden hükûmetler ta'mîm-i maarif arzusunu izhâr edegelmişlerdir. Ancak bu arzularına vusûl için Şarkı ve Garbı taklitten kurtulamadıklarından netice milletin cehilden kurtulamamasına müncer olmuştur. Bu hazin hakikat karşısında, bizim takibe mecbur olduğumuz maarif siyasetimizin hutût-i esâsiyesi şöyle olmalıdır: Demiştim ki bu memleketin sahib-i aslîsi ve hey'et-i içtimaiyemizin unsur-i esâsîsi köylüdür. İşte bu köylüdür ki bugüne kadar nûr-i maariften mahrum bırakılmıştır. Binaenaleyh; bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli evvelâ mevcut cehli izâle etmektir. Teferruâta girmekten içtinâben, bu fikrimi birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki alelıtlak umum köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafî, tarihî, dinî ve ahlâkî malûmat vermek ve amâl-i erbaayı öğretmek maarif programımızın ilk hedefidir."

Atatürk'e göre eğitim toplumsal hayatın ihtiyaçlarına ve çağın şartlarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Ülkenin dünyadan soyutlanamayacağına işaret eden Atatürk ilim ve fennin kayıtsız ve şartsız, nereden olursa olsun alınacağını söylüyor. Atatürk'e göre buna mani olacak anane ve akideler milleti esarete götürecektir.

1. Hayat-ı içtimaiyemizin ihtiyaca tetâbuk etmesi.
2. İcâbât-ı asriyeye tevâfuk etmesidir.

"Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alâkasız yaşayamayız. ... Bilakis müterakkî, mütemeddin bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her ferd-i milletin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

“Hiçbir delil-i mantıkîye istinâd etmeyen bir takım an'anelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin terakkisi çok güç olur; belki de hiç olmaz. Terakkide kuyût ve şurûtu aşamayan milletler hayatı makul ve amelî müşahade edemez. Hayat felsefesini vâsi gören milletlerin taht-ı hâkimiyet ve esaretine girmeğe mahkûmdur."

Atatürk Kültür İnkılabı

Atatürk'ün temel siyasî yaklaşımı inkılâplar yoluyla millîleşme ve batılılaşma yönünde köklü bir değişimi gerçekleştirmektir. Atatürk döneminin kültür ve eğitim politikasını inceleyen Ali Ata Yiğit şöyle diyor:

"Atatürk inkılâpları, temelde kültürel yapının yeni baştan inşa edilmesi hareketidir. Bu bakımdan bütün inkılâplar, doğrudan veya sonuçları itibarıyla, kültür politikasının kapsamında mütalaa edilebilir. Tevhid-i tedrisat kanunu veya Harf İnkılâbı, kültür açısından özel bir önem taşımakla birlikte, diğer inkılâplardan daha özel bir önem taşımakla birlikte diğer inkılâplardan bağımsız bir zeminde değildir."

Bütün inkılâplar millîleşme ve batılılaşma yönünde bir değişiklik getirmiştir. Bu değişikliklerin toplamına sosyolojik olarak kültür değişmesi denilebilir. Değişiklikler devlet gücü kullanılarak gerçekleştirildiği için bu tür kültür değişmelerine "mecburî kültür değişmesi" denilmektedir.

Bir kültür inkılâbı olarak da görülen Atatürk inkılâplarını Ali Ata Yiğit'in tasnifiyle buraya aktararak inkılâplara daha yakından bakmaya çalışalım.

1 Kasım 1922 Hilâfetin saltanattan ayrılarak, saltanatın kaldırılması
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilânı 3 Mart 1924 Hilâfet ile Şer'iye ve Evkaf Vekâletlerinin kaldırılması. Tevhid-i Tedrisat Kanunun kabulü
25 Kasım 1925 Şapka İktisası (Giyilmesi) Hakkında Kanunun kabulü
30 Kasım 1925 Tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılması ve bunlarla ilgili birtakım unvanların yasaklanması
26 Aralık 1925 Milletlerarası takvim ve saatin kabulü
17 Şubat 1926 Batıdan çeviri yoluyla hazırlanan Türk Medenî Kanununun kabulü
Mart 1926 Dârülelhanda alaturka musiki eğitiminin kaldırılması
1927 Orta öğretimde karma eğitime geçilmesi
16 Nisan 1928 Anayasadan "Türkiye Devletinin dini; din-i İslâmdır" maddesinin kaldırılması
24 Mayıs 1928 Milletlerarası rakamların kabulü
1 Kasım 1928 Yeni alfabenin kabulü
1 Eylül 1929 Okullarda Arapça ve Farsça derslerinin kaldırılması
1930 İmam-Hatip okullarının bütünüyle kapanması ve orta öğretimden din derslerinin kaldırılması
3 Nisan 1930 Mahallî seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi
15 Nisan 1931 Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin (Türk Tarih Kurumu) kurulması
19 Şubat 1932 Halkevlerinin kurulması
12 Temmuz 1932 Türk Dili Tetkik Cemiyetinin (Türk Dil Kurumu) Kurulması
18 Temmuz 1932 Ezanın Türkçe okunması
31 Mayıs 1933 İstanbul Dârülfünununun kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesinin kurulmasına dair kanunun kabulü. Bu reform kapsamında İlâhiyat Fakültesinin yerine İslâm Tetkikleri Enstitüsünün kurulması.
21 Haziran 1934 Soyadı Kanununun kabulü
26 Kasım 1934 Efendi, Bey, Paşa gibi lâkap ve unvanların kaldırılması
3 Aralık 1934 Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun kabulü
5 Aralık 1934 Milletvekili seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi
1935 Köy okulları hariç ilk öğretimden din derslerinin kaldırılması
1937 Lâiklik ilkesinin anayasada yer alması

Atatürk inkılâpları, özü itibarıyla, milliyetçi ve medeniyetçi bir bakış açısının ürünüdür. Peyami Safa, Türk İnkılâbına Bakışlar adlı klâsik eserinde, inkılâpların bu ilkelere icra edilebileceğini ve bu şekilde tasnif edilebileceğini kaydediyor.

Milliyetçilikten Doğma Milliyet Hareketleri

Millî hâkimiyetin tesisi ve Büyük Millet Meclisinin kuruluşu. Saltanatın ve hilâfetin ilgası. Millî ekonomi: Büyük istihsâl ve endüstrinin millîleştirilmesi, yerli malların rağbetlendirilmesi, millî kredi hareketleri ve millî bankacılık. Osmanlı çerçevesinden çıkarılan Türk tarihinin Orta Asya'daki yataklarına kadar genişletilmesi. Türk dilinde Güneş Dil Teorisine kadar giden bir kendi kendini bulma ve tasfiye hareketi. Öz Türkçe soyadları kanunu. Kur'ân’ın tercüme ettirilmesi ve ezanın Türkçeleştirilmesi.

Medeniyetçilikten Doğma İnkılap Hareketleri

Lâikliğe ait bütün inkılâp hareketleri:
a) Din ile dünyanın ayrılması ve meşihatın ilgası.
b) Medreselerin ve şerî mahkemelerin kapanması.
c) Tekkelerle zaviyelerin kapanması.
d) Okullardan din derslerinin kaldırılması.
e) Dinî hukukun ilgası ve Avrupa hukukunun kabulü (Medenî Kanun).
f) Kaç göçün, poligaminin kaldırılması.
Şapka giyilmesi.
Lâtin harflerinin kabulü.
Dârülelhanda alaturka kısmın ilgası. Yalnız garp musikisi öğreten konservatuvarın tesisi.
Milâdî takvimin, İngiliz haftasının ve Pazar tatilinin kabulü.
Bütün Avrupa muaşeret ve kıyafetlerinin resmîleşmesi.

Atatürk, kültür inkılâbı çerçevesinde, eski tez ve müesseseleri ortadan kaldırırken yeni tezlere dayanan müesseseler kurmuştur. Yeni rejimin temel dayanağı ve hedefi olan Türk vatandaşlığı, yeni bir Türk kimliği ve Türk tarihi anlayışıyla temellendirilmiştir. İnkılâbın gerekçesi ve hedefini izah edebilmek için dün-bugünyarına ilişkin bir tarih görüşü ortaya koyulmalıdır. Ortaya konan bu tarih tezini savunacak ve resmî bir politika haline getirecek müesseselere de ihtiyaç vardır. Bu tez ve müesseseler marifetiyle ortaya koyulan tarih görüşü eğitim kurumları marifetiyle yaygınlaştırılacaktır.

Daha önceleri bu yönde mevcut olan dağınık faaliyetler ve kadrolar Mustafa Kemal Atatürk'ün emri ve himayeleriyle biraraya gelmiş ve kurumlaşmıştır.

Türk Tarihi ve Türk Tarih Kurumu

Türk Ocaklarının 27-28 Nisan 1930'daki kurultayına Aksaray delegesi olarak katılan Afet İnan ve arkadaşları Atatürk'ün emriyle kurultaya bir önerge vermişlerdir.

Bu şekilde, Türk Ocaklarına "Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmî bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih Heyeti teşkil..." etme görevi verilmiştir.

Türk Ocakları Kurultayı’nda kurulması kararlaştırılan Türk Tarih Heyeti, Türk Ocakları Merkez Heyeti tarafından teşkil edilmiştir. 16 kişiden oluşan heyetin 4 Haziran 1930'da Türk Ocakları Merkez Heyeti Hamdullah Suphi Tanrıöver başkanlığında yapılan ilk toplantısında yönetim kurulu seçilmiştir.

Yönetim Kurulu, Başkanı olarak Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu'nu seçmiştir. Böylece konunun Cumhurbaşkanı Atatürk'ün himayelerinde olduğu açıkça ortaya konulmuştur. Başkanvekilleri Ankara Hukuk Fakültesi Siyasî Tarih Profesörü ve İstanbul milletvekili Yusuf Akçora ve Çanakkale milletvekili Samih Rifat olurken, Genel Sekreter olarak da Aydın milletvekili Dr. Reşit Galip seçilmiştir.

Türk Tarih Heyetinin diğer üyeleri de dikkat çekici kişilerdir:

1. Afet (İnan): Ankara Musiki Muallim Mektebi Tarih Öğretmeni,
2. İsmail Hakkı (Uzunçarşılı): Balıkesir Milletvekili
3. Hâmit Zübeyir (Koşay): Ankara Etnografya Müzesi Müdürü
4. Halil Edhem (Eldem): İstanbul Müzeleri Genel Müdürü
5. Ragıp Hulûsi (Özdem): Dil Encümeni Üyesi
6. Reşit Safvet (Atabinen): Kocaeli Milletvekili
7. Zâkir Kadiri: Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti Üyesi
8. Sadri Maksudi (Arsal): Ankara Hukuk Fakültesinde Profesör
9. Mezaroş. Ankara Etnografya Müzesi Uzmanı
10. Mükrimin Halil (Yinanç): Tarih Öğretmeni
11. Vasıf (Çınar): Maarif eski Vekili, İzmir Milletvekili
12. Yusuf Ziya (Özer): İstanbul Hukuk Fakültesinde Profesör

Heyet Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu amaçlarını şöyle izah ediyor:

"Meşgul olacağımız mesele millî Türk tarihidir. Bir millî Türk tarihinin yazılması, tesbiti lüzumu hakkında yüksek huzurunuzda söz söylemeyi fazla görürüm. Türk millî tarihi, dünya yüzündeki bütün diğer milletlerin tarihleriyle kıyas edilemeyecek kadar yalnız şanlı şerefli tarih vesikalarıyla değil, fakat aynı zamanda bugünkü beşeriyetin saadet ve refahını temin eden esaslı medeniyet vasıtalarını ilk olarak bulmuş, kullanmış ve neşr ü tamim etmiş olmakla temeyyüz etmiştir. Bu kadar feyizli ve şerefli bir tarihi ihmal etmek bilhassa cumhuriyet devrinde hakikaten büyük günah olurdu.

“Yakın zamanlara kadar şimdiki medeniyetimizin yegâne membaı Yunanistan ve Roma bilinirdi. Halbuki, bugün katiyen tahakkuk etmiştir ki, Yunan medeniyeti orijinal değildir. Yunan dediğimiz İyon medeniyeti, kendisinden daha eski Türk medeniyetlerinin ancak nakilidir.

“Vatanı düşman istilâsından eski zaman mucizelerini hakikaten gölgede bırakacak bir surette kurtardıktan sonra milletimizi esaslı bir inkılâbın siyasî içtimaî, iktisadî prensipleriyle techiz eden millî kahraman büyük Gazi'nin millî tarihimizle bizzat meşgul olması ve heyetimizi yüksek himayelerine almaları Türk milletinin yüksek talihine, tezimizin ve davamızın doğru olduğuna parlak bir delil ve aynı zamanda bir teminattır."

Türk Ocaklarının kendini feshederek CHP'ne katılmasından sonra Türk Tarih Heyeti Atatürk'ün emriyle ayrı bir dernek olarak faaliyetlerine devam etmiş ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adını almıştır. Cemiyetin tüzüğüne göre Cumhurbaşkanı Atatürk Derneğin hamisidir ve Derneğin Fahri Başkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Bakanıdır.

Cemiyet’in Nizamnamesinde maksat şu şekilde açıklanıyor:

1- Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin yüksek himayeleri altında ve Ankara şehrinde (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) adlı ilmî bir cemiyet kurulmuştur.
2- Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekili bu cemiyetin fahrî reisidir.
3- Cemiyetin maksadı, Türk tarihini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir.
4- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti maksadına ermek için aşağıdaki vasıtaları kullanır:
Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak;
Türk tarihî membalarını araştırıp bastırmak;
Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek için icap eden yerlere taharri, hafir ve keşif heyetleri göndermek;
Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti mesaisinin semerelerini her türlü yollarla neşre çalışmak. Böylece Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti adeta Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî tarih görüşünü oluşturmak gayesindedir.

3 Ekim 1935'te Türk Tarih Kurumuna dönüşecek olan cemiyet liseler için dört ciltlik tarih kitaplarını hazırlamıştır. Atatürk'ün ısrarlı takipleriyle kısa sürede tamamlanmıştır. Zaten Atatürk'ün cemiyetle ilişkisi oldukça yakındır ve Cemiyet Nizamnamesinin teşkilat kısmını düzenleyen 9. maddesine göre "Cemiyet, mesaisinin neticelerini her üç ayda bir defa tesbit ederek Yüksek Hamisine arzeder." Lise tarih kitaplarını takiben ilk ve ortaokul tarih kitapları hazırlanmıştır.

Cemiyet 11 Temmuz 1932'de topladığı Birinci Türk Tarih Kongresi'nde bu kitaplarda ortaya koyulan Türk tarih tezini ve yeni tarih eğitimi yolunu eğitimcilere ve kamuoyuna anlatmıştır.

Cemiyet tarafından, 1935 yılından itibaren, önce Alacahöyük'te, bilâhare diğer bölgelerde arkeolojik kazı ve araştırmalar yapılmaya başlanmıştır.

1935'ten sonra ise Atatürk’ün emriyle Türk Tarih Kurumunun hazırladığı programla Millî Eğitim Bakanlığı, CHP ve Hükümetin onayıyla bütün devlet kurumlarının Türk Tarih Kurumuna yardım etmesi millî ve kutsal bir görev olarak kabul ve ilân edilmiştir.

Türk Tarih Kurumu bu istikametteki faaliyetlerine daha sonra da devam etmiş, Atatürk hayattayken İkinci Türk Tarih Kongresi'ni yabancı bilim adamlarının katılımıyla toplamış, Kurumun, adını Atatürk'ün koyduğu, Belleten dergisi 1937'den itibaren yayımlanmaya başlamıştır.

Türk Dili ve Türk Dili Kurumu

Dil konusunda aydınların ve halkın yaşadığı ikiliği ortadan kaldırmaya yönelik çalışmaların kökleri ondokuzuncu yüzyıla kadar gitmektedir. Bu yönde mesafe de alınmakla beraber Cumhuriyetten sonra bu gayretler artmıştır. Aydınların ve halkın aynı dili konuşup yazmaları için devam eden arayışlar sonuçta Türk diline uygun bir alfabeye geçilmesi kararıyla sonuçlanmıştır. Bu şekilde 1928'deki alfabe inkılâbı gerçekleştirilmiştir. Bu alfabe değişikliğiyle Türkçe okuma yazmanın kolaylaştırılması ve okur-yazar oranının artırılması amaçlanmaktadır. Atatürk 1 Kasım 1928'de TBMM açış konuşmasında bu konu hakkında şöyle diyor:

Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan, ancak kendi güzel ve aslî diline uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okumayazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Yüksek ve ebedi yadigârımızla büyük Türk milleti bir nur âlemine girecektir." Türk Tarih Tetkik Cemiyetinin kurulmasından sonra dil konusunda da bir cemiyet kurulması gündemde yer almıştır. Atatürk'ün emri ile Birinci Türk Tarih Kongresi’ni takiben 11 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuş ve aynı yıl bir Türk Dil Kurultayı toplanmıştır. Atatürk'ün tarih ve dil kurumlarına ilgisinin vasiyetine kadar girmesi bu konulara verdiği önemin ciddi bir göstergesidir. Atatürk Türk Tarih ve Dil Kurumlarına vasiyetinde devamlılık arzeden gelirler bırakarak kurduğu bu müesseselerin yaşamasını ve faaliyetlerine devam etmesini düşünmüştür.


Destekleyen Kuruluşlar

Desteklerinden Dolayı Tüm Kuruluşlara Teşekkür Ederiz

Sponsor Bağlantı

Destekleyen Kuruluşlar
...
...
Sitemizi Paylaşın, tavsiye edin |